ALOE VERA BİTKİSİNİN ÖZELLİKLERİ VE FAYDALARI NELERDİR?

Son birkaç yıldır özellikle  güzellik ve kozmetik alanında oldukça sık bir şekilde duyulmakta olan Aloe Vera, Afrika kökenli bir bitkidir. Tıp dilinde sarısabır adı ile de bilinmektedir fakat yaygın kullanılan adı “Aloe Vera” dır. Zambakgiller ailesinden gelen bitkinin yetişme alanı Afrika’dır. Ve Aloe vera bitkisinin dört yüz farklı çeşidi bulunmaktadır.
Bitkinin sağlık alanında en çok kullanılan türü ise, “Aloe Barbadensis Miller” adı verilen türdür. Uzun ve kalın yaprakları olan bitkinin yaprakları uçlara doğru sivrileşen bakıldığında adeta çiçeğe benzeyen bir görüntü çizmektedir. Bitkinin önemli olan kısmı yapraklarıdır. Yapraklarını kırdığınızda çıkan sıvıda 18 çeşit aminoasit, 12 çeşit vitamin ve de 20 çeşit mineral bulunmaktadır. Ve bu maddeler birazdan sayacağımız faydalara yaramaktadır.

I.    Cildi tedavi eder: Cildiniz üzerinde olumlu çok fazla etkisi olan bu doğal koruyucu yara etrafındaki kan dolaşımını artırarak iyileşme süresini hızlandırarak yaraların ve yanıkların iyileşmesini sağlamaktadır.

Güneşin zararlı ışınlarına karşıda koruyucu bir bitkidir. Bu nedenle güneşe çıkmadan önce içinde Aloe vera olan krem sürerek güneşin zararlı etkilerinden korunabilirsiniz.

II.    Akne oluşumunu önler: Aloe vera bitkisi doğal bir iltihap sökücüdür. Bu nedenle akne oluşumuna karşı mücadele de birebir kullanılabilir. İçeriğinde Aloe vera olan krem, losyon ve sabunu sabah akşam düzenli kullandığınızda sadece sivilceleriniz geçmekle kalmayacak aynı zamanda cildinizin yağ dengesi de sağlanmış olacaktır. Ayrıca sivilcenin şişkinliğini alıp, cildi t-yumuşatmak içinde Aloe vera jelini kullanabilirsiniz.

III.    Ağızdaki sorunları giderir: Ezip posasını çıkardığınız Aloe vera bitkisi ağız içi yaralarına, diş eti iltihaplarına, ülsere karşı iyi gelmektedir. Burada dikkat etmeniz gereken yarayla tam temas etmesidir.

IV.    Kabızlığı giderir: Aloe veranın öz suyu içildiğinde ishal durumuna neden olarak bağırsakları temizleyip vücudu arındırarak rahatlatmaktadır. Ama bunun için çok fazla içmek bağırsakların tembelleşmelerine neden olacağından tüketiminde dikkatli olmak da fayda vardır.

V.    Bağırsaktaki problemlerle savaşır: Sürekli bir bağırsak problemi, hazımsızlık ve mide yanması yaşıyorsanız Aloe Vera tam biçilmiş kaftandaır. Her sabah kahvaltıdan önce içmek bu şikâyetlerinizi büyük oranda ortadan kaldıracaktır.

VI.    Selüloitti azaltır: Tek başına tam bir çözüm sağlamamakla birlikte sporla birlikte desteklendiğinde selüloitte karşı iyi gelmektedir.

VII.    Saça faydalıdır: Cildi güneşten koruduğunu söylediğimiz bitki aynı şekilde saçlarımda korumaktadır. Yine güneşten dışında boyadan ve işlemlerden yıpranan saçlarınızı da canlandırarak daha iyi görünmelerini sağlayacaktır.

VIII.    Kepeği yok eder: Saçlarınızı düzenli olarak Aloe vera ile yıkayıp taradığınız takdirde bir süre sonra saçınızda kepek kalmayacaktır.

IX.    Mükemmel bir rahatlatıcıdır: Saçınızda ki kepekten kurtulurken kafa derinize masajda yaparsanız stresiniz azalıp rahatlamanıza neden olacaktır.

X.    Zayıflamada etkilidir.

BEN NEDİR? BEN ALDIRMAK ZARARLIMIDIR?

Birçoğumuz cilt sorunu yaşamaktayız. Bu yaşadığımız cilt sorunlarından biriside ben sorunudur. Daha doğrusu ben uzmanlar açısından aslında bir cilt sorunu değildir. Ama kişiler için özellikle yüzde olup görünüşü etkilediği durumlarda kişide özellikle özgüven problemi yaratmaktadır. Bu durumda kişiler sosyal aktivitelerinde hatta iş ve okul hayatlarında bu durumdan olumsuz etkilenebilmektedirler.

Gelelim ben nedir sorusunun cevabına,

Ben vücudumuzun herhangi bir yerinde çoğunlukla doğuştan ortaya çıkan genel olarak oval yapıda kahverengi renkli herhangi bir risk faktörü oluşturmayan iyi huylu oluşumlardır.
Vücudumuzdaki benler zaman zaman siyah noktalar ile karıştırılmaktadırlar. Fakat biraz öncede bahsettiğim gibi benle çoğunlukla doğuştan olurlar. Siyah noktalar ise güneş de çok fazla kalınması sonucu ortaya çıkmaktadır.

Benler ne zaman çıkar,

Daha öncede bahsettiğimiz gibi genel olarak doğuştan ortaya çıksalar da özellikle ergenlik döneminde çok fazla ortaya çıkmaktadırlar. Bu anlamda genetik yatkınlığı olan kişilerde daha çok çıkar ve çıkan ben ömür boyu kalıcı olabildiği uzmanlarca kanıtlanmıştır. Çıkan benler deriden kabarık, düz, kıllı veya kılsız şekilde oluşum gösterebilmektedirler.


Ben aldırmak tehlikeli midir?

İleri yaşlarda daha fazla ortaya çıkan ben sorununda tedaviye geçmeden önce ben üzerinde araştırma yapılmalıdır. Çünkü benler iyi huylu ve kötü huylu olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. O yüzden de ben üzerinde herhangi bir işlem yapılmadan önce ben üzerinden bir araştırma yapılarak iyi huylumu kötü huylumu olduğu tespit edildikten sonra ben üzerinde operasyon yapılabilmektedir. Ayrıca yine ben alındıktan sonrada mutlaka biyopsiye gönderilerek benin iyi huylu olduğu netleştirilmelidir.

Ben aldırma işlemi yaklaşık otuz dakikalık lokal anestezi yapılarak uygulanan bir işlemdir. Ben alındıktan sonra alınan yerde oluşan yara özel dikişlerle kapatılmaktadır. Benin oluştuğu noktaya göre çok az iz kalabilmektedir. Özellikle yanak, dekolte bölümü, burun sırtı gibi bölgelerde çok az da olsa lekeler kalabilmektedir. Bu yüzden ben aldırma operasyonunun işinin uzmanı bir estetisyen tarafından uygulandığı takdirde en az lekeyle sorun çözülebilmektedir. Bununla birlikte lazer, yakma ve koter uygulamaları ben üzerinde araştırma yapılamayacağından uygun görülmez. Son olarak şunu belirtelim ben aldırmak kanser oluşumuna neden olmamaktadır.

Ramazanda kabızlık neden olur ?


Kabızlık genelde haftada üç kereden az ve az miktarda, katı dışkılamaya yol açan bağırsak alışkanlık bozukluğudur. Kabızlığı olan kişiler için dışkılama, zahmetli ve ağrılı bir durumdur.
Pek çok kişi aslında normal bağırsak alışkanlığına sahip olmalarına karşın, her gün dışkılamaya çıkmadıkları için kabızlık çektiklerini sanmaktadırlar. Ne var ki dışkılama sayısı ve miktarı için “herkes için geçerli bir normal” aralık mevcut değildir. Çoğu durumda kabızlık kendiliğinden geçen ve ciddi sorunlara yol açmayan bir rahatsızlıktır. Kısa kabızlık dönemleri tamamen normaldir. “Sağlıklı kişilerin her gün bir kez tuvalete çıkmaları gerekir” şeklindeki yaygın ve yanlış kanı, pek çok kişinin kendinde kabızlık olduğunu düşünmesine ve bilinçsizce laksatif ilaçları kullanmalarına yol açmaktadır.

Kabızlığın nedenleri: Kabızlık kadınlarda, çocuklarda ve 65 yaş üstü yaşlı insanlarda daha sık görülür. Gebelik ve doğum sonrası ile ameliyat sonrası dönemlerde de görülme sıklığı artar. Kabızlığı anlamak için kalın bağırsağın nasıl çalıştığı hakkında bilgi sahibi olmak gereklidir. Alınan gıdalar kalın bağırsakta ilerlerken içerdikleri sıvılar bağırsak duvarı tarafından emilir. Bağırsak duvarındaki kasların hareketleri ile dışkı makat yönünde itilir. Çıkışa geldiğinde sıvı içeriğini kaybetmiş dışkı katı hale gelmiştir. Kalın bağırsakta emilen sıvı miktarı artarsa dışkı iyice kuru ve katı hale gelir. Bağırsaktaki kas hareketleri azalmış veya düzensizleşmişse dışkının barsak içinde ilerlemesi yavaşlar ve kaybettiği sıvı miktarı artar.


Kabızlığın en sık gözlenen nedenleri şunlardır:


  • Yiyeceklerle yetersiz miktarda lif alınması,
  • Yeterli sıvı alınmaması,
  • Hareketsiz bir yaşam sürülmesi,
  • İlaca bağlı yan etkiler,
  • İrritabl bağırsak hastalığı gibi bağırsak işlevini bozan hastalıklar.
  • Yanlış müshil kullanımı
  • Yaşa bağlı değişiklikler
  • Dışkılarken ıkınmaktan kaçınmak
  • Multiple sklerozis, lupus, şeker hastalığı gibi bazı hastalıklar,
  • Kronik idiyopatik kabızlık gibi bazı özel hastalıklar,
  • Kalın bağırsakta veya makattaki (hemoroid gibi) bazı hastalıklar.


Kabızlık bazen ciddi sorunlara neden olabilir. Bunlar arasında en sık karşılaşılanları zorlayıcı bağırsak hareketlerine bağlı olarak ortaya çıkan hemoroidler ve katı dışkının anüs çevresindeki kas ve deride yırtıklar yaratmasına bağlı makat çevresindeki cilt yırtıklarıdır (anal fissürler). Aşırı ıkınma bazen küçük bir bağırsak katlantısının makat dışına çıkmasına neden olur (rektal prolapsus). Eğer çıkışta sertleşmiş fazla miktarda dışkı birikirse bunun ıkınma ile atılması mümkün olmaz ve bu durumda da dışkı taşlaşması ortaya çıkar. Genellikle yaşlılarda ve küçük çocuklarda gözlenen bir durumdur.
Tanısı:
Tedavisi için ağız veya makat yolu ile uygulanan yağlarla dışkının yumuşatılması ve parmakla mekanik olarak çıkartılması gereklidir. Genellikle basit bir tıbbi öyküleme alınması ve fizik muayene yeterlidir. Ancak duruma göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesinin yapılması gerekli olabilir:

Tiroid bozuklukları gibi bazı hastalıkları belirlemek için kan testleri,
Yaşlı hastalarda görülme sıklığı arttığı için barsak tümörlerini dışlamak için dışkı incelemeleri ve baryumlu barsak grafisi gibi bazı radyolojik incelemeler,

Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler.

Tedavisi:
Her ne kadar tedavi; nedene, hastalığın süresine ve ağırlığına bağlı olarak değişse de çoğu olguda beslenmede ve yaşam tarzında yapılacak ufak tefek değişiklikler bulguları geçirmede ve tekrarını önlemede yeterli olacaktır.

-Diyet

Yumuşak ve yeterli sıvı içeren bir dışkı oluşturmak için diyetle her gün 20-35 gram lif alınması gereklidir. Uygun diyet hekim veya diyetisyen tarafından planlanabilir. Fasulye, yulaf ve mısır gevrekleri, taze meyveler, kuşkonmaz, lahana, havuç gibi sebzeler yüksek miktarda lif içerirler. Kabızlığa yatkın kimselerde dondurma, peynir, et gibi lif içeriği son derece az besinlerin alımını sınırlamak gereklidir.

-Yaşam tarzı değişiklikleri

Her gün yeterli miktarda su, meyve suyu gibi sıvıları almak, çorba gibi sıvı yiyecekleri tüketmek, günlük egzersiz yapma alışkanlığı edinmek gibi alışkanlıklar edinmek barsak hareketlerine yardımcı olacaktır. Bunların yanında tuvalet için yeterli zaman ayırmak ve dışkılama sırasında bağırsakları boşaltmak için ıkınmaktan kaçınmamak gereklidir.

-Müshiller

Çoğu hastada müshillerin kullanımı gerekli değildir. Ancak yukarıda bahsedilen diyet ve yaşam tarzı değişikliklerini yerine getirmelerine rağmen hala kabızlık çeken bir grup hastada bir süre için müshillerin kullanımı gerekebilir.

Kullanımda değişik biçimlerde (toz, hap, şurup, ciklet) ve değişik içerikte (kitle oluşturucu, uyarıcı, tuzlu, …) pek çok müshil bulunmaktadır. Hangi hastaların, hangi tipte ve ne süre ile müshil kullanmaları gerektiğine ancak bir hekim karar verebilir.

Uzun süreli müshil kullanımı barsak alışkanlığını değiştireceğinden bağımlılık yaratır. Müshil bağımlılığı oluşan hastalarda müshillerin kullanımına yavaş yavaş son verilmelidir. Bu sürecin hekim gözetiminde gerçekleştirilmesi gereklidir. Çoğu kimsede müshillerin bu yolla yavaş yavaş kesilmesi sonrasında barsak normal kasılabilirliğine ve alışkanlığına kavuşur.
Eğer kabızlığa yol açan bir neden saptanabildiyse tedavi bu özel nedene yönelik yapılabilir. Örneğin kullanılan bir ilaca bağlı olarak kabızlık ortaya çıktıysa hekiminiz bu ilacı bir diğeri ile değiştirebilir ya da kesebilir. Rektal prolapsus veya hemoroid gibi bir komplikasyon ortaya çıktıysa (bu durumlar makatta ağrı yaratarak dışkılamayı ağrılı hale getirir ve kabızlığa katkıda bulunur) bunların düzeltilmesi için cerrahi tedavi önerebilir.

Makat bölgesindeki kaslarında işlev bozukluğu bulunan ve buna bağlı kabızlığı olan hastalarda geri dönüm (biofeedback) çalışması yapılabilir. Doğrudan kalın bağırsağın hastalığına bağlı kabızlıklarda bağırsağın bir bölümünü alınması gerekebilir.

LOTUS ÇİÇEĞİNİN, ÖZELLİKLERİ, FAYDALARI VE TÜRLERİ NELERDİR?

Eski mısırda sonsuz yaşamın simgesi olarak anılan aynı zamanda gerçek nazik çiçekler olarak bilinen lotus çiçeği kirli ve çamurlu ortamlarda yaşamaktadır. Fakat bu kadar kirli ve çamurlu bir ortamda yetişmesine rağmen asla üstünde toz bırakmaz.

Lotus çiçeği üzerine toz gelir gelmez hemen yapraklarını sallayarak üzerindeki tozu belli noktalara doğru iter. Yağmurun yağmaya başlaması ile birlikte ise yağmur sularını en iyi şekilde kullanarak yapraklarının tümünü temizlemektedir. Lotus çiçeği Nelumno adıyla bilinen yağmur ormanlarının olduğu bölgede yetişmektedir.
Lotus çiçeği birçoğumuzun yakından tanıdığı nilüfer çiçeğine benzemektedir. Fakat boyut olarak nilüfer çiçeğinden çok daha büyüktür. Nilüfer çiçeği en fazla 20 cm olabilirken lotus çiçeği 3 metreye kadar uzayabilmektedir.

Eski Mısır’da özellikle mavi lotus çiçeği kutsal bir çiçek olarak kabul edilmekteydi. Özellikle dini ayinler başta olmak üzere birçok alanda kullanılmaktadır. Kan dolaşımını hızlandırıcı etkisi bulunan mavi lotus çiçeği cinsel gücüde arttırıcı özellikler içermektedir. Bu özelliği nedeniyle mavi lotus çiçeğini günümüzdeki viagra olarak da değerlendirebiliriz.

Lotus çiçeğinin yine dini anlamda Budizm’de çok büyük bir yeri vardır. Budizm için temizliğin önemi çok büyüktür. Lotus çiçeğinin pis bir ortamda yetişmesine rağmen tertemiz kalması ve sonrasında muhteşem çiçekler açması buna sebep olmuştur.

Mitolojide de önemli bir yeri olan lotus çiçeği bereketi, doğumu, yeniden doğuşu, saflığı ve cinselliği temsil etmektedir.

Lotus bitkisinin özellikleri din dışında da birçok alana etki etmiştir. Özellikle mimari alanda bu etki çok daha fazla görülmektedir. Binaların yapısı lotus çiçeğine benzetilmiş ve bu sayede yağmur yağdığında binaların çok daha çabuk temizlenmesi sağlanmıştır. Hatta bu konuda alman şirketler konuyu biraz daha ileriye taşıyarak lotus çiçeğinin özelliklerine sahip boyalar üreterek bu binaların beş yıl boyunca temiz kalacağını söylemişlerdir.

Güzel yapısı birçok şair ve yazara da esin kaynağı olmuş eserlerinde bu çiçeğe yer vermişlerdir. Hatta lotus çiçeğine benzeyen bir edebiyat ödülü yapılmıştır. Hatta bu ödülü ülkemizin önemli şairlerinden Ataol Behramoğlu alarak ülkemizi onurlandırmıştır.

Gelelim günümüzde Avrupa’da da koruma altına alınan lotus çiçeğinin faydalarına,

•    En önemli özelliği arasında kalbi güçlendirip kalp sağlığını koruması gelmektedir.
•    Mikroplara karşı oldukça etkili olan bir çiçektir. En önemli özelliği kendini temizlemek olan bu çiçek mikropları da yok etmektedir.
•    Kokusunun insanları uyutucu etkisi vardır.
•    Çiçeğin kökleri ishal rahatsızlığına karşı kullanılmaktadır.

Keratokonus Nedir? Keratokonus Belirtileri

Keratokonus nedenleri ve tedavisi

Keratokonus, gözün en ön tarafında bulunan şeffaf olan korneanın anormal bir şekilde bombeleşme'sidir ve bu bombeleşme astigmat oluşmasına neden olur. Bu astigmat tipi düzensiz astigmat tipidir. Düzenli olan astigmat gözlük camları ile tedavi edilebilir iken, düzensiz olan, yani keratokonusun neden olduğu bir astigmat sorununu gözlük camları ile düzeltmek mümkün değildir.

Keratokonus sorunu olan hasta görme bozukluğu nedeni ile doktora baş vurur ve bu hastaya bir gözlük verilir. Hasta genellikle 2-3 ay sonra tekrar göz doktoruna gider ve tekrar numarası değiştirilmiş bir gözlük verilir. 2-3 ay sonra yeniden göz doktoruna gider ve yine numarası değişmiş bir gözlük verilir. Yani bu hastalıkta görme bozukluğunun derecesi sık sık değişmektedir ve hasta görmesinden memnun değildir.

Keratokonus neden olur?

Keratokonus nedeni tam olarak bilinmeyen bir göz hastalığıdır. Fakat bazı ailelerde babadan çocuğa geçtiği nadir olarak görülmektedir. Keratokonusa neden olan bazı sistemik hastalıklar da vardır. Örneğin, kollajen doku hastalıkları, kemik hastalıkları, down sendromu gibi hastalıklar keratokonus oluşmasında etkili olabilir.

Kumlu ve kuru hava şartlarında yaşayanlarda keratokonus görülme sıklığı daha fazladır. Bunun nedeni de kuru ve kumlu alanların ve havaların alerji riskini arttırmasıdır. Türkiye'de keratokonus Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde daha sık karşılaşılan bir göz hastalığıdır.

En sık karşılaşılan keratokonus nedeni ise alerjiye bağlı konjonktivit oluşmasıdır. Alerjik konjonktivitlerde gözler aşırı derecede kaşındığı için hasta gözlerini çok kuvvetli bir şekilde ovalar ve kornea tabakasının yapısını bozar.

Kornea normalde homojen bir kubbe şeklinde iken, bu nedenlerden dolayı korneanın bir kısmında fıtık oluşur ve bu fıtıklaşma bombeliğin artmasına sebebiyet verir ve bu durumda düzensiz bir astigmat tipi gelişir. Bu nedenle gözleri ovmaktan kaçınmak gerekir.

Keratokonus belirtileri

Keratakonusun ilk belirtisi flu görmek (net görememe) ya da gözlük kullanma ihtiyacı duymadır. Çünkü hasta net göremez ve bu şikayetlerden dolayı göz doktoruna gider ve mevcut olan gözlük numarası değişir. 2-3 ay sonra tekrar göz doktoruna gider ve tekrar gözlük numarası değişir.

Keratokonus hastalığı ilerleyici bir hastalık olduğu için 2-3 ay sonra yine görmesinden memnun olmaz ve yine göz doktoruna baş vurur. Eğer kişide gözlüklerini sık sık değiştirme öyküsü var ise bu hasta da keratokonus varlığı göz önünde bulundurulur ve bu duruma uygun tetkikler yapılır.

Keratokonus hastalarında en sık karşılaşılan durum alerjidir. Alerjik konjonktivit problemi olan hastalarda Gözleri sık sık ovalama ve kaşıma söz konusudur ve bu durumda da kornea tabakasının çatısında bozulmalar oluşur. Gözlerde kaşıntı olduğunda gözler kesinlikle bastırarak kaşınmamalı dır. Bu kaşıntı hissini soğuk su ile gözleri yıkayarak ya da elmacık kemiklerine hafif masaj yapar gibi kaşıyarak bu hissi bastırmak daha doğru olur.

Keratokonus teşhisi

Keratokonus sık rastlanan bir göz hastalığı değildir. Eskiden çoğu göz doktoru keratokonusu gördüklerinde bile tanımlayamazlar idi. Fakat günümüzde gelişmiş olan teşhis yöntemleri sayesinde keratokonus teşhisi daha kolay konulmaktadır. Keratokonusun erken tanısında topografik inceleme önemli bir yöntemdir.

Toplumda keratokonus görülme sıklığı 10000'de 250 civarındadır. Keratokonus genellikle ergenlik çağında (15-20'li yaşlarda) başlar ve çok fazla olmasa da ailesel geçiş gösterebileceği gibi, genellikle nedeni tam olarak bilinmemektedir. En önemli nedeni düzensiz astigmatizmadır ve ilk bulgular hastanın sık sık gözlük numarasını değiştirme ihtiyacı duymasıdır.

Keratokonus nasıl tedavi edilir?

Keratokonus tedavisinde damla ya da herhangi bir ilaç gibi tedaviler bulunmamaktadır. Tedavide, hastanın görmesi azaldığı için ilk olarak numaralı gözlük verilir.

Gözlükten memnun olmayan hastalara kontakt lens ile hastanın görmesine katkı sağlanır. Eğer hasta gözlükten, lens tedavisinden de memnun kalmaz ise bu durumda cerrahi yöntemler düşünülür.

Keratokonus cerrahi tedavisi

Cerrahi tedavi yöntemlerinde 1988'lerden önce keratokonus cerrahisinde sadece kornea nakli yapılmakta iken, 1988'lerden bu tarafa yeni yöntemler gelişmiştir. Kornea nakli yönteminde özellikle genç hastalarda ameliyattan 10-15 sene sonra problemlere sebep olmaktadır. Dolayısı ile kornea nakline alternatif tedavi yöntemleri için çalışmalar yapılmış ve bu yöntemler (keratokonus ring tedavisi) uygulanmaya başlanmıştır.

Keratokonus ring takılması işlemi genel anestezi gerektirmeyen damla ile yapılan bir operasyon olmakla birlikte, özellikle ringlerin seçimi hassasiyet ister. Ringler hastaya uygun seçilmez ise operasyon sonrası hastanın görmesi artmaz. Bu nedenle bu operasyonun deneyimli ve işinde uzman bir göz doktoru tarafından yapılması önemlidir.

Lens kullanmak keratokonus hastalığına neden olur mu?

Kontakt lens kullanmak keratokonus hastalığı riskini arttırmaz. Lakin lens kullananlarda keratokonus hastalığı daha sık görülebilir. Çünkü lens kullananlarda keratokonus zaten vardır ve gözlüğünden de memnun değildir ve bu nedenle lens takılmıştır. Sık sık gözlük numarası değişen bireylerde keratokonus olma ihtimali daha yüksektir.

Sert ve gaz geçirgen kontakt lensler bazen korneanın üzerinde sanki keratokonus varmış gibi bir görüntüye neden olabilirler. Fakat bu görüntü geçicidir. Bu tip şüphe uyandıran durumlarda hastadan kontakt lensi çıkararak 2-3 hafta sonra hasta tekrar muayene edildiğinde bu durumun korneadaki lensin yaptığı bir durum olduğu anlaşılabilir.

Yani lens takma ile keratokonus birbiri ile ilişkili değildir. Fakat kontakt lens gözlerde alerji yapmış ve bu alerji nedeni ile hasta gözlerini ovmuş ve kaşımış ise böyle bir durum az bir ihtimal olarak keratokonus ve lens ile ilişkili gibi değerlendirilebilir. Ancak bu durumun asıl nedeni alerjidir.

Göz ameliyatları keratokonusa neden olur mu?

Göz ameliyatları dikkatli yapıldığı sürece keratokonusa yol açmaz. Fakat lasık veya lasek denilen ve miyopi tedavisinde uygulanan lazer tedavisinde korneanın kalınlığı inceltilir ve bu işlemin belli bir sınırı vardır.

Eğer tedavi sırasında bu sınırlar aşılmaz ve kornea yeterli kalınlıkta bırakılır ise lasık veya lasek tedavisi sonrası ektazi ya da keratokonus hastalığı gelişme riski yok denilecek kadar azdır. Burada önemli olan, lasık veya lasek tedavisi öncesinde yapılacak olan muayene ve değerlendirmenin önem taşımasıdır.

Çocuklarda keratokonus olduğu nasıl anlaşılır?

Keratokonus çocukluk yaşlarında ve ergenlik dönemlerinde başlayabilir. Çocukluk ve ergenlik döneminde başlayan keratokonus sorunu genellikle ilerleyicidir. Fakat numaraların ilerlemesi beklenenin üzerinde seyrediyor ise, iki gözün arasındaki numara farkı çok yüksek ise, gözün birinde 1 derece astigmat var iken, diğer gözde 5 derece astigmat var ise, bu gibi bir durumda muayene sırasında çocukta göz tembelliği olabileceği düşünülerek keratokonus teşhisi atlanmakta dır.

Bu nedenle, bu gibi durumlarda çocukta keratokonusun doğru teşhisi oldukça önemlidir. Çocuklarda ve ergenlerde keratokonus tanısı ne kadar erken konulur ise o kadar tedavide başarı elde edilir. Çocuklar bu durumu genellikle fark edemezler.

Bu yüzden ailenin duyarlı olması gereklidir. Çocuklarına göz tembelliği teşhisi konulan aileler bu konuda daha ileri tetkikler istemeli ve daha dikkatli olmalıdırlar. Çocuklar çok fazla gözlerini kaşıyorlar ise keratokonus göz önünde bulundurulmalıdır. Keratokonus erken teşhis ve tedavi edildiğinde 30-35'li yaşlara kadar hastalığın ilerlemesini durdurmak mümkün olabilir.

Yüksek Topuklu Ayakkabı Giymek Zararlı Mı?

Yüksek Topuklu Ayakkabı Giymek Zararlı mı

Ayakkabı seçimi nasıl olmalı?

Kadınlar yüksek topuklu ayakkabı giymeyi severler. Ancak yüksek topuklu ayakkabı giymenin ayak sağlığına verdiği zararlar göz ardı edilecek kadar basit değildir. Yüksek topuklu ayakkabılar genellikle kas iskelet sisteminde geri dönüşümü olayan hasarlara neden olur. Örneğin topuklu ayakkabı giyen kadınlar ayak bileği ağrısı, bel ağrısı, topuk ağrısı ve duruş bozuklukları gibi sıkıntılar yaşarlar.

5cm yüksekliğindeki topukta normal yürüyüş bozulur. 7 buçuk santimetrelik topuk yüksekliği ayak üzerinde yük ve basınç miktarını 7 kat arttırır. Normal günlük yaşamda yüksek topuklu ayakkabı giyen kadınla, gün içinde 6 km yol yürümüş kadar yorulurlar. Yüksek topuklu ayakkabı kullanımı ayak bileğinde, ayak tarak kemiği kısmında, parmaklarda, topuklarda pek çok kalıcı hasara sebebiyet verir.

Yüksek topuklu ayakkabı giymek hangi hastalıklara neden olur? 

Bunion : Yüksek topuklu ayakkabılar nedeni ile baş parmağın kök ekleminde halluks valgus ve halluks rijidus adı verilen oldukça ağrı veren ve yürümede zorluk çıkaran, tedavisi genellikle cerrahi olan ağır bir şekil bozukluğudur.

Çekiç parmak : Yüksek topuklu ve dar burunlu ayakkabılar parmakları sıkıştırarak ağır parmak şekil bozukluğuna yol açmaktadır. Dar burunlu ayakkabıların içinde parmaklar bükülerek pençeleşme oluşur. Parmaklarda ayakkabının içinde sürtünerek nasırlaşma meydana gelir. Ağır çekiç parmak vakaları sadece cerrahi olarak düzeltilmektedir. Parmaklarda oluşan nasırlar genellikle ciltte tekrarlayan basınç oluşmasından meydana gelir.

Haglund hastalığı : Yüksek topuklu ayakkabı giyenlerde topuk bölgesinin sürekli ayakkabıyla temas etmesi sonucu topuğun arka tarafındaki kemiklerde şekil bozukluklarına yol açar. Bu nedenle şiddetli topuk arkası ağrısına aşil tendinite ve bursitlere neden olabilir.

Ayak bileği burkulmaları : Yüksek topuklu ayakkabılar bilek burkulmasına neden olup, ayak bileğindeki bağların uzamasına, yırtılmasına ve kopmasına sebep olur. Ayak bileği burkulmaları yeniden yeniden olur ise ayak bileği gevşekliğine ve kireçlenmeye neden olur.

Diz ağrıları : Yüksek topuklu ayakkabı giymek diz içi basıncı arttırdığı gibi, dizlerdeki yük dağılımını bozar. Bu durum diz ağrısı ve diz kireçlenmesi gibi ciddi sağlık problemlerine yol açar.

Nöromalar : Yüksek topuklu ve dar burunlu ayakkabı giyerek parmak aralarındaki ince sinirlerin sıkışmasına ve bu sinirlerin şişmelerine veya tümör oluşumuna neden olabilir. Bu duruma morton nöroması denilir. Morton nöroması oldukça ağrılı olur iken, bazı vakalarda cerrahi tedavi bile ağrıyı geçirmeyebilir.

Bel ağrısı : Yüksek topuklu ayakkabı giymek bel çukurluğunu arttırarak sinir kanallarını daraltır. Bu nedenle omurga kireçlenmesi ve bel fıtığı gibi sorunlar ortaya çıkar. Omurga kemiğinin dayanma gücünü azaltarak şekil bozuklukları, sırt ve boyun ağrıları meydana gelir.

Baldır kasları : Uzun yıllar topuklu ayakkabı giyen kadınlarda baldır kası kısalması görülür. Baldır kasları kısalan kişiler daha sonra normal topuklu ayakkabı giymekte zorlanırlar.

ANNE SÜTÜNÜN BEBEĞE FAYDALARI NELERDİR?

Anne ile bebek arasında inanılmaz bir bağ oluşturan emzirme süreci sadece bebek için değil anne içinde son derece faydalı bir süreçtir. Emzirme sayesinde birçok kadın lohusalık dönemini çok daha rahat atlatır. Yine emzirme süreci annenin rahminin de daha çabuk iyileşmesini sağlar. Bebeğe de kendini en güvenli hissettiren süreç yine annesini emme sürecidir.
Gelelim bebekler için özellikle ilk altı ay çok önemli olan anne sütünün faydalarına,

•    Anne sütü bebeğin ilk altı aylık döneminde ihtiyacı olan yağ, protein vb. şeklinde her türden besin değerine sahiptir. Bu yüzden de bu dönemde bebeğiniz flor ve d vitamini dışında hiçbir ek besine, vitamine, ek sıvıya ihtiyaç duymaz.

•    Anne sütünün içerisinde bulunan akyuvarlar ve koruyucu özellikteki besinle sayesinde bebeğinizin bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı daha dirençli olmasını sağlar.

•    Anne sütünün yine çok ilginç özelliklerinden biriside her annenin sütünün kendi bebeği için en uygun özellikleri içermesidir. Yani bunu örnekleyecek olursak bir aylık bebeği olan annenin sütü bir aylık bebeğe uygun olacak yapıda olmaktadır.

•    Bebeğinizin organlarının ve vücut sisteminin en iyi şekilde gelişmesini sağlayacak büyüme faktörlerinin gelişme sürecini hızlandırır.

•    Bebeğinizin dünyaya geldikten sonra ilk emdiği süt ağız sütü olarak da bilinmektedir. Bebek için adeta ilk aşı değerindedir. Bu nedenle anneden gelen ilk sütün bebek tarafından emilmesi çok önemlidir.

•    Anne sütünün içerinde bulunan enzimler bebeğinizde ishale yol açan mikroorganizmaların oluşmasını engel olurlar.

•    Annesini emen ve anne sütü ile beslenen bebeklerde diğer bebeklere göre kabızlık, karın ağrısı ve pişik gibi problemlere daha az rastlanır.

•    Annesini sağlıklı bir şekilde emen ve anne sütü ile beslenen bebeklerde kansızlık daha az görülmektedir.

•    Sindirimi en kolay besinlerden olan anne sütünü bu nedenle bebekler çok rahat tüketirler.

•    Anne sütü doğal bir sakinleştiricidir. Bu yüzden bebeğin ruh ve vücut sağlığı için en doğru besindir.

•    Anne sütü ile beslenen bebeklerin zekâ gelişimi çok daha iyi olduğundan bu bebekler çok daha zeki olurlar.

•    Anne sütünü sağlıklı şekilde tüketen bebekler de obezite yani aşırı şişmanlık neredeyse hiç görülmez.

•    Anne sütü ani bebek ölümlerini alt seviyeye indirir.

•    Daha önce anne sütünün sakinleştirici özelliği olduğunu söylemiştik. Bu sayede bebekler daha az ağlarlar ve daha sağlıklı uyku çekerler.

•    Anne sütü bebekle anne arasında inanılmaz bir bağ oluşmasını sağlar. Hatta uzmanlar bebeklerin ilk başlarda annelerini bu koku sayesinde tanıdıklarını belirtirler.

•    Anne sütü sadece bebeklik döneminde değil ileri yaşlarda da bebeği hastalıklara karşı korumaktadır. Bebekliğinde annesini iyi bir şekilde emmiş olan kişilerin ileride şeker hastası, alerjik rahatsızlık, astım, kanser gibi hastalıklara karşıda koruma oluşturur.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum bazı kadınların sütü ne yazık ki bebek için yetersiz olabilir ve ek gıdaya gerek duyulabilir. Ama az bile olsa bebeğinizin sağlığı için emzirmekten vazgeçmeyin.

OBEZİTE TESTİ NASIL YAPILIR?

Son yıllarda sıklıkla büyüyen obezite krizi hakkında birçok haber duyuyoruz, okuyoruz. Üstelik obezite sadece ülkemizde değil tüm dünyada kişileri olumsuz olarak etkilemektedir. Hatta belirtmek isterim ki obezite sadece insanları değil hayvanları da etkileyen bir durumdur.

Obezite genel tanımla vücudun yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı artması neticesinde vücut ağırlığının boy uzunluğuna göre istenilen seviyenin üzerinde bir değere ulaşmasıdır. Yetişkin bir kadında vücut ağırlığının % 20 ile 25’i arası yetişkin bir erkekte ise % 15 ile 18 arası yağ dokusundan oluşmaktadır. Bu verilen ölçüler normal değerlerdir. Bu değer kadınlarda %30’un erkeklerde ise %25’in üzerine çıkarsa kişi obez olarak kabul edilir.
Daha kolay bir ifadeyle anlatmak gerekirse obezite, bir kişinin refah ve potansiyel sağlık için bir tehlike oluşturacak derecede kilolu olması anlamına gelmektedir.  Obezite dünyadaki milyonlarca insanı etkileyen bir durumdur ve doktorlar obezitenin insanlar için her yıl giderek daha büyük bir sorun haline geldiğini söylüyor.

İnsanlarda obezitenin birden fazla sebebi olabilir. Fakat genel olarak obezitenin sebebi, metabolizmanın harcayabileceği kaloriden daha fazla kalori tüketmesi sonucu oluşmaktadır. Yani çok fazla yemek yemek ya da yanlış beslenmek ve buna rağmen çok az egzersiz yapmak obeziteye neden olmaktadır. Bu anlamda özellikle son yıllarda artan fast food beslenme alışkanlığı obezitenin gençlere hatta çocuklara kadar inmesine neden olmuştur.

Şöyle bir etrafımıza baktığımızda önceleri nadir olarak gördüğümüz şişman olarak kabul edilen insanlara çok az rastlanırken şu an çocuklarda dahil olmak üzere büyük bir çoğunluk git gide artmaktadır. Asıl sorun da şudur bir insanın obez olması sadece biraz daha fazla ağırlığı olması anlamına gelmez. Başlıca kalp hastalığı, diyabet, yüksek kan basıncı ve solunum problemleri gibi çok ciddi sağlık problemlerine neden olabilmektedir. Bununla birlikte kişilerin büyük çoğunluğunda, obezite tamamen önlenebilir bir durumdur. Genellikle uygun bir diyet kazandırılan doğru beslenme alışkanlığı ile obezitenin üstesinden gelinebilir. Tabi bununla birlikte düzenli egzersizin önemi de göz ardı edilmemelidir.

Gelelim obezite testinin nasıl yapıldığına,

Bir kişinin obez olup olmadığını anlamak için yapılan beden kitle indeksi ölçümü yapılması gerekmektedir. Beden Kitle İndeksi (BKİ), kişinin toplam vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (metre olarak) karesine bölünmesiyle elde edilen bir değerdir.

Yani obezite testi = (BKI=kg/m2) ? değerdir.

Bu ölçüm sonucunda BKI değeri yani beden kitle indeksi 30 un üstünde ise kişi obez olarak kabul edilmektedir. Bunun yanında da bel bölgesi ölçümü yapılması gerekmektedir. Çünkü bazı kişilerde BKİ düşük çıksa da bel bölgesi olması gerektiğinden kalın çıkabilir. Bu durumdaki kişilerde obez kabul edilmektedir. Bütün bu ölçümler tamamlandığında obezite testi tamamlanmış olur. Obezite yukarıda da bahsettiğimiz gibi birçok sağlık problemine neden olabilecek bir sağlık sorunudur. Bu nedenle obezite asla ihmal edilmemelidir.

SPİNA BİFİDA HASTALIĞI NEDİR? NEDENLERİ VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR?

Spina bifida, bebeğin anne karnında gelişimi sırasında bir bozukluk oluşması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Bebek daha anne karnındayken omuriliğin yapısının oluşması sırasında ortaya çıkan bozukluk sonucu omuriliğin kapanmaması sonucu oluşur.

Spina bifida hastalığı halk arasında çok fazla bilinen bir hastalık değildir. Fakat bilinmese de bebekleri 1000 de 3 veya 4’lük bir yüzdelik dilimle etkileyen bir rahatsızlıktır. Spina bifida açık veya ayrık omurga olarak tanımlanmaktadır. Uzmanlar hamilelik sırasında oluşan hastalığın asıl tedavisinin henüz gebelik durumu oluşmadan yapılmasının çok daha önemli ve faydalı olduğu görüşünü savunmaktadırlar. Çünkü Spina bifida hastalığı annenin vücudunun dengesi ile alakalı bir durumdur.
Anne adayının folik asit, mineraller ve bazı vitaminlerce fakir bir vücut yapısına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Yani baktığınızda aslında çok basit bir şekilde hastalığa neden olabilecek sorun ortadan kaldırılmış olur. Bu yüzden hamile kalmak isteyen anneler mutlaka vücutlarındaki bu değerlere dair bir test yapmalıdırlar.

Bu önlemler alınmadığı zaman spina bifida rahatsızlığının oluşması yüksek ihtimaldir. Ve gebelik sırasında folik asit yüklemesi veya vitamin alınması hastalığın geçmesini sağlayamamaktadır. Eğer bu konuda bir önlem alınmaz ise omurilik sonradan kapanmaz ve deri ile örtülmez. Spina bifida hastalığı yüzünden oluşan sırttaki açıklık çok önemli yüksek bir sinir merkezidir.

Hastalık yüzünden açık olan omurilik sebebiyle bebeklerde felç görülme olasılığı çok yüksektir. Açık olan bu omurilikte sinir sitemi gerekli uyarılarda bulunamaz ve yapması gereken iletimleri yapamaz. Omurilik vücuttaki diğer bölgelere ulaşan sinirlerin geçtiği bir noktadır. Bu nedenle eğer hastalık baş kısmına daha yakın bir noktada oluşursa risk daha artar. Başa yakın noktada olduğu durumlarda ağır ve kalıcı felç durumlarının yaşanma olasılığı daha yüksektir. Spina bifida rahatsızlığının tedavi edilmediği durumlarda sinir sistemi sıvısı anlamına gelen hidrosefali de yaşanmasına neden olur.

Hidrosefali sıvısı beyinde ve omurilikte baskı oluşturup bebeklerin yumuşak olan başlarının orantısız büyümelerine ve beyne zarar vermeye başlar.

Spina bifida hastalığının tedavisi daha öncede bahsettiğim gibi hamilelik öncesinde folik asit takviyesi yapılmalıdır. Ama bu durumun atlandığı bebeğin spina bifida rahatsızlığı ile doğduğu durumlarda bebek ameliyat edilerek sırtındaki kese alınır. Beyin ve omurilikte meydana gelen hidrosefali durumu da beyne yerleştirilen bir pompa sistemiyle basınç yapılarak sıvının bir hortumla mideye boşaltılması sonucu düzelir. Son olarak hastalığın bilinçsizlik sonucu oluştuğu düşünülürse asıl önemlisi bu hastalık ve yine bu tip hastalıklar konusunda bilinçlendirme çalışmalarının yapılması çok önemlidir.

MİDE KANSERİ ÖLDÜRÜR MÜ? MİDE KANSERİ NEDEN OLUR? MİDE KANSERİ TEŞHİSİ

Bugün sizlere ülkemizde yaygın olarak görülen bir kanser türü olan mide kanserinden bahsetmek istiyorum. Ama öncelikle mide organından ve işlevinden kısaca bahsetmek istiyorum. Midemiz kaburgalarımızın alt tarafında karnımızın üst bölgesinde bulunan içi boş oldukça büyük bir organdır.

Yiyecekler midemize ağızdan geçerek özefagus yani yemek borusundan aşağıya inerek midemize ulaşırlar. Midemize ulaşan yiyecekler ilk olarak sıvı hale gelirler. Sıvı hale geldikten sonra ince bağırsaklara doğru ilerler ve sonrasında sindirim aşamaları devam eder.

Mide kanseri nedir?

Mide kanseri seri bir şekilde seyreden ve vücuda yayılan bir kanser türüdür. Mide kanseri genel olarak bir ülser şeklinde başlamaktadır. Mide kanseri ortaya çıktığında lenf bezlerini ve çevre organları etkileye bilmektedir. Sonrasında lenfatik yolla, karın içerisinde ekim yoluyla ve direk komşulukla diğer organlara bulaşabilmektedir.

Mide içinde oluşan tümör, midenin dış tabakası içinde büyüyerek yemek borusu, pankreas veya bağırsak gibi çevresinde bulunan organların içerisine doğru yayılma gösterebilir. Mide kanseri hücreleri yukarıdaki sebeplerin dışında kan yoluyla da akciğerlere, karaciğere ve diğer organlara bulaşabilir. Yine midede oluşan kanser hücreleri lenfamatik sistem aracılığı ile vücutta bulunan tüm lenf bezlerine sıçrayabilir.

Dünyanın her yerinde rastlanabilen bir kanser türü olan mide kanseri yine de Japonya, Şili, Malezya ve İzlanda’da diğer bölgelere göre daha sık görülmektedir. Bunun en büyük nedeni de bu bölgelerdeki beslenme alışkanlığıdır. Özellikle tuzlu ve tütsülenmiş yiyecek yeme alışkanlığının çok yüksek olduğu Japonya başı çekmektedir. Fakat bununla birlikte Japonya’da insanların bilinçli davranması sayesinde mide kanseri nedeniyle görülen ölüm vakaları oldukça düşüktür.

Mide kanseri genel olarak 50 ile 60 yaş aralığındaki kişilerde görülmektedir. Erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülen bir kanser türüdür. Mide kanseri sonucu yaşanan ölümler daha çok sosyo ekonomik anlamda daha düşük düzeyde olan toplumlarda görülmektedir.

Mide kanseri neden olur?

Sinsi bir kanser türü olan mide kanserinin oluşmasında yukarıda anlattıklarımızdan da tahmin edeceğiniz gibi en büyük nedeni beslenme alışkanlığında yapılan hatalardır. Aşrı tuzlu yemekler, yanmış etler, aşırı sıcak yemek tüketimi başlıca nedenleri arasındadır. Bunun yanı sıra aşırı alkol tüketimi ve sigara alışkanlığı da mide kanserine neden olan sebepler arasında gösterilmektedir. Bu nedenlerin dışında genetik bir kanser türü olan mide kanserinin ailesinde mide kanseri olan kişilerde görülme olasılığı diğer kişilere göre daha yaygındır.

Teşhisi,

Hastalığın teşhisinde en etkin yöntem endoskopi yöntemidir. Bununla birlikte bazı kişilerde elle muayene sırasında da fark edilebilmektedir.

Mide kanseri ölümcül müdür?

Evet mide kanseri diğer tüm kanser türlerinde olduğu gibi öldürücü bir kanser türüdür. Hatta mide kanserine bağlı ölümler diğer kanser türlerine göre daha yaygın olarak görülmektedir. Ama belirtmek isterim ki birçok kanser türünde olduğu gibi mide kanserinde de erken tanı hayat kurtarıcıdır. O nedenle midesiyle ilgili şikayetler yaşayan kişiler doktora gidip muayene olarak hastalığın önüne geçebilirler. Unutmayın erken teşhis hayat kurtarır.

BEYİN YAPISI VE GÖREVLERİ KISACA NELERDİR?

Beynimiz bugün vücudumuzun en temel organlarından hatta en önemli organı olarak niteleyebileceğimiz konumdadır. Beynimiz hem birbiriyle ilişkili hem de birbirinden bağımsız olarak da görevlerini yapabilen arka beyin, orta beyin ve ön beyin olarak adlandırılan üç temel kısımdan oluşmaktadır.

Bu üç ana kısmı ayrıntılarıyla inceleyecek olursak,

Arka beyin: Beynimizin arka bölümü beyincik, soğanilik ve varol köprüsünden meydan gelmektedir.  Bu bölümlerden beyincik beynin aşamalarından ilk başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Beyinle omuriliğin birleştiği nokta üzerinde birbirinin üzerine katlanmış ve kıvrılmış durumda ufak bir yapıdır. Ve her iki beyninde alt tarafına saklanmış durumdadır. Ama bu ufak yapı kas faaliyetlerimizi koordine olmasını sağlayarak hareketlerimizin daha akıcı ve düzgün bir hale gelmesini sağlamaktadır.
Beyincikte ya da tıptaki adıyla Serebellumda meydana gelen bozulmalar dengede durup ayakta kalmamızı sağlayan, hareketlerimizi yapmamızı kolaylaştıran unsurların zarar görerek yapamamamız anlamına gelmektedir. soğanilik denilen bölge ise beyin ile omuriliğin bağlantıya geçtiği yerde görülen şiş bölgedir. Soğanilik ya da medulla olarak bilinen bölge nefes alıp vermemizi, kalbimizin atmasını ve kan basıncının ayarlanması gibi görevlerin yapılmasını sağlamaktadır.

Arka beynin bir bölümünü, piyano çalarken, iğneden ipliği geçirirken, bisiklete binerken ve ameliyat yapılırken yapmamız gereken hareketleri yapabilmek içinde kullanmaktayız.

Orta Beyin: Nispeten daha küçük bir yapıya sahip olan orta beyin arka ve ön beynin birbirleriyle bağlantısını sağlamakla yani birleştirmekle görevlidir. Orta beynimizin içinde görme ve işitme ilgili işlevini yerine getirmeyi amaçlayan sinir hücreleri bulunmaktadır. Ve bu bölüm ışığa ve aydınlığa yönelmemizi sağlamaktadır.

Beynin ön, arka ve orta bölümü ile ilişki içerisinde bulunan beyin sapı omurgalı olarak kabul edilen bütün canlılarda bulunan bir yapıdır. Beyin sapında bulunan sinir hücrelerinin faaliyetlerinin büyük bir bölümü düşüncelerimizin kontrol altına alamadığımız refleks türü hareketlerdir.

Ön Beyin: Hipotalamus, limbik sistem, talamus, beyin kabuğu ve serebrumdan oluşmaktadır. Serebrum beynin en üst kısmında bulunan en büyük sinir sistemidir. Ve ilkel hayvanlarda bulunmayan serebyum evrimleşme konusunda son basamaklardan biridir. Serebyumdaki gelişmelerin artması sinir sistemindeki ağırlığın artmasına neden olmaktadır. Ve insan vücudunda bulunan sinir sisteminin her dördünden üçü yani neredeyse tamamının serebrum ile bağlantılı olduğu tespit edilmiştir.

Talamus ise duyu organlarımızdan gelen sinir uçlarının beyin kabuğu ile ilişki içerisinde olmasını sağlamakla görevlidir.  Talamusun bir bölümü görmemizi sağlayan sinir uçlarından gelen bilgileri alarak gözümüzde bulunan korteksin görme ile ilgili bölüme duyu ile ilgili gelen bilgileri ise korteksin duyu ile ilgili bölümüne ulaştırmaktadır.

Hipotalamus, talamus ile hipofiz salgı bezi arasında bulunmaktadır. Özellikle son yıllarda beynin en fazla incelenen bölümüdür. Küçük bir yapıda olmasına rağmen yerine getirdiği işlevler oldukça önemlidir. Arzularımızı, heyecanımızı, cinsel dürtülerimizi, yeme ve içe konusundaki isteklerimizi beynimin bu bölümü gerçekleştirmektedir. Bunların dışında uyku ve uykusuzluk halleri, saldırganlık durumları, vücut ısını korumak gibi faaliyetlerde yine hipotalamusun görevleri arasında yer almaktadır.

Limbik sistem, Ön beyin ile beyin sapının yukarı tarafında kalan bölümde yer alan sinir ağından oluşmaktadır. Limbik sistemin bir bölümü heyecanı yatıştırma işlevini sürdürürken diğer bölümü ise korkuyu hareket geçirmektedir. Ayrıca kaçma, heyecanlanma, saldırma gibi işlevleri de yerine getirir. Limbik sistemde oluşan herhangi bir bozukluğun kişinin hafıza ve dikkat sistemini etkilediğinin görülmesi bu bölümün hafıza ile de ilişkisi olduğunu göstermiştir.

Beynimiz sizin de gördüğünüz gibi ne kadar ayrı gibi dursa da birbiriyle bağlantılı bölünmez parçalardan oluşan bir yapıdır. Ve sağlıklı çalışması hayati önem taşımaktadır.

SARS HASTALIĞI NEDİR? BELİRTİLERİ VE BULAŞMA YOLLARI NELERDİR?

SARS yani ağır akut solunum yolu yetersizliği sendromu olarak bilinen hastalık ilk defa 2003 yılının şubat ayının sonlarına doğru Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa'dan bildirilmiştir. Ve hastalık büyük bir paniğe ve endişeye neden olmuştur. Sars hastalığının neden oluştuğu ne yazık ki hala bulunamamıştır.

Yukarıda da belirttiğim gibi yakın zamanda ortaya çıkan hastalık zatürre hastalığına benzer belirtiler göstermektedir.
Çağımızın ciddi hastalıklarından biri olarak kabul edilmektedir. Bunun nedeni de hastalığın kişiye kişiye çok kolay bulaşmasından kaynaklanmaktadır. Hatta hasatlığın ilk ortaya çıktığı dönemde daha tam anlaşılamadan doktorlar, hemşireler ve sağlık personelini de etkilemiş olması bu paniğin artmasında ki en büyük nedenlerden biridir. Hastalık kişiye bulaştıktan sonra bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak en geç bir hafta içinde kendini belli etmektedir. Hasta olan kişinin bulunduğu ortamda öksürmesi bile hastalığın size bulaşması için yeterlidir. Bu nedenle hastanın bulunduğu ortamda tedbir alınmadan nefes bile alınmamalıdır.

Sars hastalığının belirtileri

Hastalık ilk olarak öksürükle kendini gösterir. Sonrasında yüksek ateş, titreme, baş ağrısı ve aşırı derecede terleme ile kendini göstermektedir. Hasta olan kişi titreme ve baş ağrısının yanında nefes almakta da zorluk çekmeye başlarsa bir an önce bir sağlık kuruluşuna başvurup solunum cihazına bağlanmalı ve gerekli tedaviye başlanılmalıdır.


Sars hastalığının tedavisi

Sars hastalığının tedavisi için sars adında özel bir tedavi uygulanmaktadır. Tam olarak sars hastalığına neden olan virüse karşı henüz bir ilaç bulunamadığından şu an için zatürre hastalığına uygulanan tedavi yöntemleriyle hastalık tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Hastalara antibiyotik ve antiviral ilaçlar verilmektedir. Bunun yanında gerek duyuldukça oksijen ve intravenöz sıvılar verilmektedir.

Hastalığın bu kadar tehlikeli olmasının bir diğer sebebi de virüsün herhangi bir taşıyıcı olmadan da uzun bir süre tek başına yaşamaya devam edebilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu virüsün yapılan araştırmalarda dünya üzerinde tespit edilmiş olan diğer virüslerden oldukça farklı bir genetiği vardır. Bu nedenle virüsle ilgili incelemelerde bulunan uzmanlar bu virüsün dünya üzerinden değil de yapılan uzay yolculukları sonrası uzaydan dünyaya gelip sonrasında uzaya tekrar gidip orada evrimleştikten sonra tekrar dünyaya geldiği yönünde tahminler yürütülmektedir.

KAFADA AĞIRLIK HİSSETMEK, BAŞ NEDEN AĞIRLAŞIR?

Birtakım nedenlere bağlı olarak gelişebilen başta ağırlık hissi ile birlikte karıncalanma hissi ilk etapta görülebilmektedir. Genel olarak ise kafada ağırlık hissetmek sinirsel olan sinir hastalıklarına bağlı yaşanmaktadır. Başta ağırlık hissi, karıncalanma hissi, başta ağrı, sancı gibi aniden ortaya çıkan durumlar günümüzde birçok kişinin şikâyetleri arasındadır. Bu tip bir şikâyet ürkütücü gelip beyin kanaması mı geçiriyorum düşüncesine itebilmekle birlikte çoğu kez daha farlı sebeplerden kaynaklanmaktadır.
Bu tip bir hissiyatın yanında bilinç kaybı, yüz çevresinde kızarma, mide bulantısı, kusma ve konuşma bozukluğu gibi durumlar da varsa ancak o zaman bir beyin kanaması geçirme olasılığı söz konusu olmaktadır.

Kafada ağırlık hissetmek  genel olarak psikolojik sorunların neticesinde biranda ortaya çıkmaktadır. Sinirsel sorunlar yüzünden oluşan başta ağırlık hissi ve onunla birlikte hissedilen karıncalanma hissi damarlardaki kanın pıhtılaşması sonucunda ve beyin kısa süreli oksijen almadığından dolayı gerçekleşmektedir. Zaman zaman ciddi yan etkilere de yol açabilmektedir.


Başta ağırlık neden olur?

Beyin uyuşması olarak bilinen ve halk ağzında başta karıncalanma ve ağırlaşma olarak ifade edilen sıkıntı en başta saçlı deride ağırlaşma ve karıncalanma hissi yaşatır. Sonrasında ise ense bölgesinin civarına doğru yayılıp tüm bölgeyi kaplar. Ense bölgesinde kendini gösteren ağırlaşma hissinin bu bölgeye geçmesinden önceki basamağı stres kaynaklı olduğu bilinmektedir. Kafanın arka kısmında meydana gelmekte olan kas spazmı sonunda uyuşma ve karıncalanma meydana gelmektedir.

Hipertansiyon: başta ağırlık, karıncalanma ve gerilme durumu yaşamasının en büyük nedenlerinden biri hipertansiyondur. Birçok kişi hipertansiyon tanısı koyulmadan önce bu sıkıntıyı fazlasıyla yaşamaktadır. Kafada ağırlık hissetmekle başlayıp enseye doğru yayılan bu ağrı hipertansiyon için kullanılan ilaçlarla birlikte sona ermektedir.

Kolesterol: Ayrıca yine kolesterol yüksekliği damar sertliklerine yol açabilmesi nedeniyle birçok bulguyu taklit ettiği açıklanmaktadır.

Nörolojik sorunlar neden olabilmektedir: Nörolojik sıkıntılar da kafada ağırlık hissedilmesine neden olabilmektedir. Kafada ağırlık hissi ile birlikte güç kaybı, hareket kaybı ve konuşma bozuklukları da yaşanıyorsa bu durumu nörolojik olarak değerlendirmek gerekebilmektedir.

Kan yağları: İlk etapta kolesterol başta gelmek üzere kan yağları ile ilgili birtakım belirtiler de başta ağırlık nedeni olabilmektedir.

AROMATERAPİ NEDİR?, KULLANILAN UÇUCU YAĞLAR NELERDİR?

Aromaterapi, vücudumuzun fiziksel olarak sağlığını koruyabilmek veya onarmasını sağlamak amacıyla bitkilerden yararlanılarak elde edilen uçucu yağlarla yapılan doğal bir tedavi şeklidir.
Aromaterapi esnasında kullanılmak için oda sıcaklığında eriyen bu yağlar uçucu yağlara eterik yağ ya da esans olarak tanımlanmaktadır.

Aromaterapinin istenen sonucu vermesi için doğru yağın kullanılması oldukça önemlidir. Bu nedenle bu yağlar kişinin cilt tipine, rahatsızlığına göre özenle seçilirler.
Aromaterapide kullanılan yağların uzmanlara göre beş bin yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. Bu da bize bir kez daha insanoğlu için kokunun geçmişten geleceğe daima çok önemli olacağını göstermektedir.

Aromaterapide kullanılan yağlar nelerdir?

Yasemin: Özellikle benim gibi yaseminin egzotik kokusuna bayılanların çok seveceği bu yağ enerji verici özelliği ile bilinmektedir. Ayrıca rahatlatıcı etkisi olan bu yağ doğum sonrası oluşan lohusa depresyonuna da iyi geldiği bilinmektedir.

Lavanta: Bir diğer kokulu yağlardan biri olan lavanta uykusuzluk, baş ağrısı, böcek ısırıklarına ve yaralara karşı tedavi edici özelliği vardır. Ayrıca yine lavanta yağını badem yağı ile birlikte kullandığınızda güneş yanıklarına iyi gelir.

Okaliptüs: Soğuk algınlığı, öksürük ve ağrıların giderilmesi için okaliptüs yağını kullanabilirsiniz. Ayrıca okaliptüs yağının uyarıcı etkisi de bulunmaktadır.

Buhur-günlük ağacı: Bu yağ müthiş bir gevşetici ve sakinleştiricidir. Aynı zamanda solunum problemine de iyi gelmektedir. Yine bu yağın yaşlanma geciktirici olduğu da bilinmektedir.

Öküzgözü (sarıpapatya): özellikle elma kokusunu sevenlerin bayılacağı bu elmamsı kokulu yağ sinirleri yatıştırarak yıpranmaya karşı iyi gelmektedir. Bazı kişiler bu yağı saç rengini açmak içinde kullanırlar. Bu yağı hassas teni kişiler hiç korkmadan kullanabilirler.

Bergamot: Anti depresan ve antiseptik özelliği bulunan bu yağ ayrıca iyi bir sıkılaştırıcıdır. Bu yağı yağlı ve akneli cilde ve yağlı saçlara sahip olanlar kullandıklarında bu sorunlarına çözüm getirmiş olurlar.

Sardunya: Antidepresan özelliğinden dolayı depresyona karşı kullanılan bu yağ ayrıca idrar söktürücü özellikler içermektedir. Bu yağın diğer bir özelliği de böceksavar olarak kullanılmasıdır.

Neroli: Öncelikle kuru ciltler için tercih edilen bu yağ uykusuzluğa ve sinirli olma durumuna karşı iyi gelmektedir.

Defne: Yemeklerimizde de kullandığımız defne yaprağından elde edilen bu yağ iştah problemlerine ve sindirime iyi gelmektedir. Defne yağının diğer bir yararı da ezik yaralanmalarına, kes ve eklem ağrılarına karşı geçirici özelliği bulunmasıdır.

Mercanköşk: Vücudu ısıtan bu yağın yatıştırıcı ve rahatlatıcı özelliği bulunmaktadır. Bağ ağrılarını ve uykusuzluğu giderici olan bu yağ regl ağrılarını gidermek içinde kullanılmaktadır. Bunun dışında egzersiz sonrası uygulanarak egzersizden kaynaklı ağrıların da giderilmesini sağlar.

Çay ağacı yağı: Çıbanları ve sivilcelerini yok eden bu yağın mantar öldürücü iyileştirici özelliği bulunmaktadır.

Aloevera: Kesikler, sıyrıklar ve küçük yanınlar yüzünden oluşan ağrıların hafiflemesini sağlar. Ayrıca bu yağ peptik ülser ve bağırsak problemi yaşayan kişilerde de kullanılmaktadır.

Biberiye: Romatizma ağrılarına iyi gelen biberiye yağının zihin açıcı özelliği vardır. Ayrıca bu yağ şampuanların içine ilave edilerek saç ve aç derisi bakımı yapılmasını da sağlamış olur.

Aromaterapinin ne kadar yararlı etkileri olsa da açık yarası olanlarda, kanser hastalarında, ameliyattan sonra altı ay geçmeden ve varisli bölgelerde, eklem ve deri iltihabı olan kişilerde uygulanmamalıdır.

KULAK TIKANIKLIĞI NEDEN OLUR? NASIL GEÇER?

Kulak duymamızı sağlayan organımız olmakla birlikte aynı zamanda denge organımızdır. Bu nedenle tıkanması durumu bizi oldukça rahatsız eden bir durumdur. Kulak tıkanması kulak kanallarının birçok sebep nedeniyle kapanması sonucu ortaya çıkan yaygın bir durumdur. Kulağımızın tıkanmasının birden fazla nedeni vardır. Kulakta kir birikmesi, basınç oluşması, enfeksiyonlar başlıca nedenleri arasındadır. Üstelik insan kulağının yapısı gereği sinüslerle, burunla, boğazla, geniz yoluyla ve sinüzitlerle bağlantılı olması buralarda yaşanan sorunlar sonucunda da tıkanıklıklar yaşanmasına neden olabilmektedir.

Kulağımızın tıkandığını nasıl anlarız?

Kulak tıkanıklığında en çok rastlanılan belirtiler şunlardır:

•    Kulak içerisinde hissedilen basınç veya doluluk hissi.
•    Kulaktan gelen sarımsı renkte akıntı.
•    Ve geçici duyma kaybı.

Kulak tıkanması esnasında hafif ağrılar görülmekle birlikte zaman zaman şiddetli ağrılarda yaşanabilmektedir. Bunun dışında kulakta çıtırdama, çınlama gibi durumlarda yaşanabilmektedir. Ayrıca sinüslerden kaynaklı kulak tıkanmalarında baş ağrısı da görülebilmektedir.

Kulak tıkanması neden olur?

Kulak tıkanması,

    Enfeksiyonlar ve Alerjiler
Östaki borusu burunun en arka tarafından başlayıp kulağın orta tabakasında sona ermektedir. Orta kulak bir tarafta duymayı sağlayan organların bulunduğu diğer tarafta ise kulak zarını içeren içi boş bir bölümdür. Östaki borusu alerjiler ya da iltihap sonucu tıkanabilmektedir. Bunun sonucunda kulak içi basıncı düşer ve bunun sonucun da kulak içerisinde bir vakumun oluşmasına sebep olur. Bu vakumdan kaynaklı oluşan çekim geniz yolundaki veya sinüslerdeki mukus orta kulağa doğru akmasına ve kulakta tıkanmaya neden olmaktadır.

    Kulak Çubuğuyla Kulak Temizleme
Birçoğumuzun kulaktaki kiri temizlemek için kullandıkları kulak çubukları aslında kulağı temizlemek yerine kirlerin orta kulağa ilerlemesine neden olurlar. Uzmanlara göre kulak temizlenmeye ihtiyaç duymamaktadır. Kulak yapısı gereği dışarıdan gelen bakteri ve yabancı maddeleri otomatik temizlenmektedir. Bu nedenle sürekli kulak çubuğu kullanan kişilerde kulak tıkanması sıklıkla yaşanan bir sorundur.

    Hava Basıncı Değişiklikleri
bu hepimizin yaşadığı diğerlerine göre geçici olarak yaşanan bir kulak tıkanması problemidir. Yüksek yerlere çıktığımızda hava basıncında yaşanan değişim sonucu östaki borusu tıkanır ve kulağımızda bir doluluk hissi ve şişkinliğe neden olmaktadır. Bunun sonucunda kulakta belli bir süre duyma güçlüğü yaşanır.

•    İkinci Derece sebepler.
•    Kulağa yabancı bir cismin kaçması.
•    Orta kulakta tıkanmaya neden olan küçük bir kist.
•    İç kulağı beyne bağlayan sinirlerde kanserojen içermeyen urlar.
•    Sinüzit, sinüslerde oluşan enfeksiyonlar.
•    İç kulaktaki mukus ya da kulaktaki sulu atıklarla beraber ortaya çıkan mantar enfeksiyonları.
•    Burun akıntıları sonucu kulak kanalının tıkanmasına neden olması.
•    Kulak tıkanması suyun kulağa girmesiyle de hissedilebilir.

Tedavisi Nasıl Yapılır?

Bunun için öncelikle doktorunuza gidip kulağınızın neden tıkandığının tanısı konulup sonrasında verilen damlalarla hastalığın tedavisi yapılmaktadır.