Anne- bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne- bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tokatlanmış yanak sendromuna dikkat!

Çocuklarda sık görülen rahatsızlıklardan biri olan beşinci hastalık, kış aylarında artış gösteriyor. Halk arasında “tokatlanmış yanak sendromu” olarak bilinen bu hastalıkta, yanaklarda yaygın olarak kızarıklık görülüyor. 

Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Özlem Okutan, beşinci hastalık ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Alerjik hastalıklarla karıştırılabiliyor
5. hastalık, iyi seyirli, döküntülü hastalıklardan biridir. Özellikle kış aylarının başlarında sık görülmektedir. Ateş, halsizlik ve döküntü ile kendini gösterir. Döküntüler oldukça yoğun ortaya çıkabilir. Alerjik, ürtikeryal döküntülerle ya da diğer döküntülü hastalıklarla karıştırılabilir. Bunun için şu belirtilere dikkat edilmelidir:
Ateş
Halsizlik
Özellikle yanak bölgesinde kızarıklık ortaya çıkar. Döküntü yüzden başlar ve sanki bir selülit gibi geniş bir alanı tutar. Alerjideki gibi dağınık ve düzensiz bir görüntü değildir.

Kızarıklık kalıcı iz bırakmıyor
Hastalığın neden olduğu kızarıklık kalıcı bir iz bırakmaz. 2-3 gün içerisinde döküntüler solar ve kaybolur. Kaşıntı genellikle olmaz. Döküntüler baş bölgesinden başlar, aşağıya doğru yayılım gösterir. 2-3 gün içerisinde, en fazla da 7 günde bu döküntüler solup kaybolur. Ailelerin bu süreçte en azından 1-2 gün çocuğu okula göndermemesi gerekir. Çocuğun dinlenmesi ve bulaştırıcılık riskinin azaltılması açısından bu konu önemlidir.

Ailelerin bu konuda bilinçli olması gerekiyor
Bütün çocuklarda görülebilen beşinci hastalığın bağışıklığın zayıf ya da güçlü olması ile birebir ilişkisi bulunmamaktadır. Özellikle okul çocuklarında daha yoğun görülür. Süt çocuklarına nazaran kreş yaşından sonra görülme sıklığı artmaktadır. Her viral döküntülü bir hastalık başka bir hastalığın kapısını aralar. Bağışıklığı biraz daha düşürür. Bu açıdan ailenin bilinçli olması ve çocuğun doğru takip edilmesi önemlidir.

Döküntü olmadan da hastalık bulaşabiliyor
Bulaşma riski yüksek olan beşinci hastalık, döküntüler ortaya çıkmadan önce de bulaşabilir. Hastalık, tükürük ve damlacık yoluyla yayılır, nefesle de taşınır. Döküntü ortaya çıkmadan da çocuklar birbirine bu hastalığı aktarabilmektedir. Döküntü esnasında suçiçeği ya da kızamık kadar yoğun bulaştırıcılık riski olmasa da her döküntülü hastalık gibi dikkatli olunmalıdır.

Suçiçeği ile kolaylıkla ayırt edilebilir
Döküntüler yüzde, ellerde, kollarda ve bacaklarda ve gövdede görülür. Suçiçeği ve el-ayak-ağız hastalığı benzer virüslerdir. Sinek ısırığı gibi başlar, içi su dolu küçücük keseciklere döner. 5. hastalık gibi yaygın, ciltte herhangi bir açıklık ya da kuruluğa yol açmayan, özellikle yanaklarda daha birbiriyle birleşik, gözde de kabarık olmayan makül denilen, cildin altında pembe kızarıklıklar şeklinde alerjik döküntüye daha çok benzer ama suçiçeği ile ters döküntülerdir. Bu bakımdan ayırt edilmesi son derece kolaydır.

Tedavi edilmezse başka bir hastalığın kapısını aralayabilir
Beşinci hastalığın tedavisi belirtilere göre planlanmaktadır. Döküntüler eğer hastayı rahatsız edecek seviyeye geldiyse alerji ilaçları ile döküntülerin daha hızlı solması sağlanabilir. 1–2 gün istirahat edilmesi önemlidir. Zamanında tedavi edilmezse çocukta üst solunum yolu enfeksiyonları, orta kulak iltihabı, grip ve diğer ateşli hastalıklarla ilgili riskler artmaktadır.

Ateşin kontrol altına alınması önemli
Çocuklarda ateş konusunda dikkatli olunmalıdır. Bir hastalığın çoğu zaman ön habercisi ateş olur. Viral hastalıklarda özelikle beşinci hastalıkta döküntüyle birlikte ateş görülür ancak birkaç gün içerisinde hem döküntü hem ateş ortadan kalkar. Fakat daha sonra yeni bir ateş daha görülüyorsa altta yatan farklı bir neden var mı diye düşünülüp başka hastalıklar açısından da değerlendirme yapılması gerekebilir. Mümkün olduğunca genel halinden emin olunan, 48 saat kadar ateşi normal olan ve döküntüleri artık olmayan çocuklar okula gidebilir.

Çocuğunuzun resimlerindeki derin mesajlar

Çocuklar, duygu ve düşünüş biçimlerinin yanı sıra yetişkinlerle olan sorunlarını resimlerine yansıtıyor. Çocuk, sözel iletişimi gelişmiş olsa dahi dile getirmek istemediklerini çizgilerle anlatıyor.

Çocuk ve gençlik psikolojisi alanındaki duayen isimlerden Prof. Dr. Haluk Yavuzer, Çamlıca Çocuk Akademi ve Yıldız Teknik Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen Etkili Öğretmen Etkili Çocuk konulu I. Okul Öncesi Eğitim Sempozyumu'nda, çocuk resimlerindeki derin mesajlar hakkında önemli bilgiler verdi.

ÖZGÜVENİ ZAYIF ÇOCUKLAR KÜÇÜK FİGÜR ÇİZER
“Küçücük bir figür o çocuğun özgüveni ile ilgili bize bilgi verebilir. Sözgelimi kocaman kağıdın içinde küçücük bir yer tutan insan figürü. Bu çocuklar gerçekten özgüveni zayıf olan çocuklardır.

ÇOCUĞUNUZ GÖKDELEN YA DA AĞAÇ ÇİZİYORSA…
Başkalarıyla ilişkilerinin bir ölçütü olarak resim önem taşır. Yani aile üyeleriyle kendisini resmederken çocuk aile üyeleriyle kendisi arasına bir gökdelen çizebilir. Aile bireyleriyle kendisi arasına bir ağaç çizebilir. Bu, iletişimin kopuk olduğunu, yetersiz olduğunu bize anlatır.

Kağıdın bir tarafına aile çiz talimatı verilmiştir; ailenin tüm bireylerini çizerken babasına yer kalmadı diye kağıdın arkasında yer vermiştir. Bunlar bizim için son derece önemli. Anneyle babanın arasında iletişim yok ağaç var. Bu resimde ağır bir travma geçirmiş çocuğu görüyorum.

KENDİSİNİ TEKNEDE AÇILIRKEN RESMEDİYORSA
Kendisini teknede açılırken resmediyor, ailenin diğer bireyleri kumsaldaysa… Anne, baba ve kardeşiyle kendi arasına bir sandalye koyuyorsa… Bunların hepsi iletişim kopukluğunu anlatıyor.

KOLU KESİK BABA RESMİNİN ANLAMI
Kıbrıs'ta dokuz yaşındaki bir çocuğa aile resmi yap dediğimde bir kolu kesik baba resmi yaptı. Babanın o kolunun kesik olmasının nedeni o koluyla çocuğu dövüyor olmasıydı. Aynı babayı asansöre hapsetti ve elleriyle kulağını kapattırdı.

HAPİSTEKİ BABANIN ÇOCUĞU
9-10 yaşlarında bir kız çocuğu, baba hapiste… Çocuk kendisini demir parmaklıkların arkasında resmetmiş. Bu da hapiste olan babanın çocuğa getirdiği hüzün. Seçilen renkler olumsuz; siyah ve kahverengi. Çocuk kendisini de siyah çizmiş.

BIRAKIN GÖKYÜZÜNÜ PEMBE ÇİZSİN
Çocuk resimlerinin gelişim aşamalarına baktığımız zaman 2 - 4 yaş arasında karalama dönemini görüyoruz. Bundan sonra 4-7 yaş arasında şema öncesi dönemi görüyoruz. Ondan sonra şematik dönemini görüyoruz. Ben bu döneme kadar çok memnunum. Çocuk doğallığını yansıtıyor, ayakkabının birini kırmızı diğerini yeşil yapıyor. Değerli öğretmenler karışma. Reele çekme ‘papatya kadar insan boyu olmaz’ diyor öğretmenim, deme. Özgürlüğünü yaşasın.

Basmakalıpçılığı ben şiddetle reddediyorum. Nasıl olsa çocuk gerçekçilik boyutuna geldiği andan itibaren reel boyuta da renklere de uyacaktır. Bırakın gökyüzü pembe olsun. Çocuk bu yaşta bunun keyfini çıkarsın. Bırakın çocuk doğal halde hissettiklerini yansıtsın. Ona sadece konuyu verin ya da vermeyin. İstediğin bir konuyu işle de diyebilirsiniz. Bana bir aile resmi yap da diyebilirsiniz ama lütfen orantı ve renk konusunda rehberlik yapmayın.

ZEKA DÜZEYİ DÜŞÜK ÇOCUĞUN RESMİDİR
Çocukların resimlerindeki ilkellik ile psikososyal ve zihinsel gelişim açısından kendi yaş düzeyinin altında olmaları arasında bir paralellik vardır.

Böyle bir çocuk var olan bir mekana sadece bir organını sığdırabilir. Ağız saç ayak gibi öğeleri ihmal eder. Zeka düzeyi düşük olan bir çocuk biraz sonra resim çizeceği kağıdın temsil ettiği çevreyle insan figürünün nasıl bir ilişki içinde olacağını düşünmeden çizmeye başlar. Kendine göre kronolojik olarak daha küçük çocuklardaki farka benzemez; buradaki fark derece farkı değil tür farkıdır. O zaman biz bir resme baktığımız zaman yer çizgisi ve gök çizgisi var mı, kompozisyon var mı, figürler yerine doğru yerleştirilmiş mi, renklendirme var mı, bunları incelemek durumundayız.

TEST ZAMANINI BEKLEMEYİN
Resim etkinliğinde bir üst aşamaya geçemeyen çocuk büyük bir olasılıkla kendi yaş düzeyindeki psiko-sosyal olgunluğa da sahip olamayacak ve akranlarının gerçekleştirdikleri bazı etkinlikleri de başaramayacaktır.

Zeka düzeyi düşük olan bir çocuğun resmi tam anlamıyla öngörü ve planlama eksikliğini sergiler. O nedenle burada zeka engelli çocuklarımızın, otistik çocuklarımızın bu konuda çok şanssız olduklarını söylemek istiyorum. Çünkü taklit yeteneği gelişmemiş olduğu için otistik bir çocukta oyun oynama gücü de erken gelişim döneminde mümkün olmamaktadır. Bu nedenle biz şu anda anne ve babalara özellikle şunu söylemeye çalışıyoruz: İlle de test zamanını beklemeyin diyorum.

Gelişim dönemleriyle ilgili parametrelere iyi bakın diyorum. İki ayın bitimi ve üçüncü ayın başlamasıyla birlikte çocuk cepheden gülümseyen anneye tepki verir. Daha yeni bir aylık, bir buçuk aylık çocuğun bir alanda ışıklı hareket eden bir objeyi izlediğini söyledim. Üç aylık çocuğun nesne ile insanları birbirinden ayırdığını söyledim. Giden topu yedi aylık bir çocuk arkadan izler. Yedi aylık olup da hala izleyemiyorsa, çocuk cepheden gülümsemeye tepki vermiyorsa bunlar çocuğun gelişimiyle ilgili önemli parametrelerdir.

Bunun için büyüyüp de zeka testi yaptıracak zamanı beklemeden çocuk doktoruyla, gelişim psikoloğuyla temasa geçip erken adım atmakta yarar olduğunu söylemek istiyorum.”

Çocuğunuzun kıyafetleri küçülmüyorsa dikkat!

Çocukluk çağında büyümenin izlenmesinin son derece önemli olduğunu belirten uzmanlar, büyüme duraklaması veya boy kısalığının altta yatan bir hastalığın ilk belirtisi olabileceğine dikkat çekiyor. 

Çocuğun yaşıtlarına göre kısa olması, çocuğun pantolon/etek boyunun üst üste 2 yıl aynı kalmasının büyüme geriliğine ilişkin önemli ipuçları olduğunu kaydeden Prof. Dr. Feyza Darendeliler, “Büyümenin izlenmesi altta yatan herhangi bir hastalığın erken yakalanması için son derece önemlidir” uyarısında bulundu.

Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği Başkanı Prof. Dr. Feyza Darendeliler, çocukluk döneminin en büyük özelliğinin sürekli bir büyüme süreci göstermesi olduğunu belirterek büyümenin duraklaması ya da boy kısalığının bazı hastalıkların belirtisi olabileceğine dikkat çekti.

Büyümede duraklama hastalık habercisi olabilir
Doğum öncesi dönemden başlayarak doğumdan sonra 18 yaşlarına kadar temposu zaman zaman hızlanan ve yavaşlayan ancak sürekli devam eden büyüme süreci sonunda çocuğun erişkin boyuna ulaştığını ifade eden Prof. Dr. Darendeliler, sağlıklı büyüme sürecinin çeşitli etkenlerin kontrolü altında olduğunu kaydederek şunları söyledi:

“Sağlıklı bir büyüme için sağlıklı bir beslenme şarttır. Büyüme hormonu gibi bir çok hormon ve büyüme faktörleri boy uzaması üzerine etkili olur. Ayrıca çocuğun büyüyebilmesi için psikososyal ortamının olumlu olması ve esas büyümeyi sağlayan uzun kemiklerin uyaranlara yanıt verebilmesi gerekir. Büyüme üzerine etki eden çeşitli faktörler göz önüne alındığında, büyümenin karmaşık ve birbiriyle ilintili birçok olayın bir sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Araya giren herhangi bir hastalık/durum büyüme sürecini olumsuz etkileyebilir. Dolaysıyla büyümede duraklama ve/veya boy kısalığı altta yatan hastalığın ilk belirtisi olabilir.”

Çocuğun büyümesi mutlaka izlenmeli
Çocuğun boyunun normal olup olmadığının, sağlıklı çocukların boy değerlerinden hazırlanmış persantil eğrileri kullanılarak değerlendirildiğini ifade eden Prof. Dr. Feyza Darendeliler, “Sağlıklı bir çocuğun boyu eğri üzerinde 3 ve 97. persantil çizgileri arasında yer alır ve çocukluk dönemi boyunca aynı eğri üzerinde devam eder. Çocuğun boyunun persantil eğrilerinde 3. persantil altında olması veya normal persantil eğrileri içinde olsa bile zaman içinde eğri içinde düşme göstermesi ya da anne-babasına göre çocuğun boyunun kısa olması patolojiktir ve tetkik gerektirir. Boy kısalığını veya büyümede duraklamayı yakalayabilmek için tüm çocukların, sağlıklı da olsa belirli aralarla izlemi şarttır” diye konuştu.

Patalojik boy kısalığı oranı %15-20
Prof. Dr. Feyza Darendeliler, normal kısa boylu çocukların oranının %80-85 olduğunu belirterek bunun nedenlerinin ailevi boy kısalığı, yapısal boy kısalığı ve ergenlik gecikmesi olduğunu söyledi. Patolojik boy kısalıkları oranının %15-20 olduğunu belirten Prof. Dr. Feyza Darendeliler, “Bu da iki kategoride değerlendirilebilir. İlki vücut oranı bozuk olanlardır, bu durum iskelet sistemi hastalıklarından kaynaklanır. İkinci grup ise vücut oranı normal olanlardır. Bunun nedenleri arasında doğum tartısı düşük olan ve kısa boylu çocuklar, Turner sendromu, diğer bazı sendromlar, beslenme bozukluğu ve bodurluk, uzun süreli hastalıklar (kalp, böbrek, kan vb.) veya uzun süreli ilaç kullanımı (kortikosteroid gibi) olarak sıralanabilir. Patalojik boy kısalıklarına hormonal bozuklar da sebep olabilir. Büyüme hormonu eksikliği, büyüme hormonuna direnç ve hipotiroidi sayılabilir” diye konuştu.

Patolojik kısalıkta büyüme hızı düşük
Normal kısa boyluluğun toplumda en sık görülen boy kısalığı olduğunu belirten Prof. Dr. Darendeliler, “Bu çocukların boyları kısa ancak büyüme hızları normaldir. Bir kısmının anne ve babası da kısa boylu olup, kalıtsal faktörler ön plandadır. Patolojik boy kısalıklarında boy kısa ve büyüme hızı düşüktür. Patolojik boy kısalıkları içinde iskelet bozukları nadir olup genellikle orantısız bir boy kısalığı vardır (kol ve bacaklar kısa). Orantılı boy kısalıkları içinde Türkiye'de uzun süreli beslenme bozukluğu sonucu gelişen ve bodurluk diye adlandırılan boy kısalığı %10 oranında görülür. Özellikle hayatın ilk yıllarında geçirilen beslenme bozukluğu daha sonraki yaşlarda boy kısalığına neden olmaktadır” dedi.

Turner Sendromu sadece kız çocuklarında görülüyor
Turner Sendromu'nun 1/2500 sıklığında sadece kızlarda görülen ve en önemli bulguları boy kısalığı ve ergenlik yokluğu olan bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Feyza Darendeliler, “Büyüme hormonu eksikliği 1/3500 oranında görülür ve sıklıkla tek bulgusu boy kısalığı ve/veya büyümede duraklamadır. Hipotiroidi 1/3500 oranında görülür ve doğumsal formlarında boy kısalığı dışında zeka geriliği de görülür. Doğum tartısı düşük olarak doğan ve ilk 2 yaşta büyümede yakalama yapamayan çocukların da nihai boyları kısa olur. Bunların dışında uzun süreli sistemik hastalıklarda boy kısalığı sıklıkla beklenen bir bulgudur. Patolojik boy kısalıklarında nihai boy hastalıklar arasında değişiklik gösterse de genelde kızlarda 130-140cm,erkeklerde 140-150 cm arasında değişir. İskelet sistemi hastalıklarında nihai boy ağır kısadır (120cm civarı). Boy kısalıklarının bazıları anne karnında başlar, örneğin iskelet sistemi hastalıkları gibi. Bu hastalıklarda anne karnında büyümenin yavaşlaması saptanabilir” diye konuştu.

Kıyafetleri küçülmüyorsa dikkat!
Prof. Dr. Feyza Darendeliler, büyüme geriliğine ait ipuçlarını da şöyle sıraladı: “Çocuğun yaşıtlarına göre daha kısa olması, çocuğun anne ve baba boyuna uymayacak düzeyde kısa olması, çocuğun pantolon /etek boyunun üstüste 2 yıl aynı kalması, kollarda, bacaklarda kısalık, gebelik haftasına göre zamanında ama düşük doğum ağırlıklı doğmuş olma, çocuğun büyüme eğrisinde aşağı düşmesi, yüzde veya vücutta farklı (dismorfik) bulgular ve kilo alımına rağmen boyun uzamaması”

Bu önerilere kulak verin
Boy kısalığına neden olan hastalığın erken tanısı erken tedavi açısından, tedavi olanağı yoksa bile aileyi bilgilendirme açısından çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Feyza Darendeliler, tedavisi mümkün boy kısalıklarında tedavi ile normal boya ulaşmak mümkün olduğunu söyledi.
“Büyümenin izlenmesi altta yatan herhangi bir hastalığın erken yakalanması için son derece önemlidir” diyen Prof.Dr. Darendeliler, şu önerilerde bulundu

“Başarılı bir tedavi ancak erken tedavi ile, erken tedavi ise ancak erken tanı ile mümkündür.
Eğer boy kısalığı veya büyümede duraklama varsa ve endokrin dışı nedenler dışlanmışsa (beslenme bozukluğu, kronik hastalıklar gibi) pediatrik endokrin uzmanına sevk etmek gerekir.

Kuşkusuz sağlıklı büyüme için optimum beslenme, yeterli kalori ve protein alınması, demir, çinko, iyot gibi mikrobesi öğelerinin dengeli bir beslenme ile alınması son derece önemli ve gereklidir. Sadece büyüme için değil, kemik sağlığı, kalp ve damar sağlığı gibi diğer sistemler için de gereklidir.
Mucize yaratan bir besin yoktur. Sadece dengeli, sağlıklı ve yeterli beslenme söz konusu olmalıdır.”
Prof. Dr. Feyza Darendeliler, devletin belirli kurallara göre büyüme hormonu eksikliği saptanmış tüm vakalarda tedaviyi karşıladığını da sözlerine ekledi.

Çocuğunuza yaramazlık yapma hakkı tanıyın

Şüphesiz ki her anne-baba uslu ve yaramazlık yapmayan çocuklar yetiştirmeyi arzu eder. Ancak çocuklar, doğaları gereği atlayıp zıplamak, koşup oynamak ve kırıp dökmekten geri kalmak istemezler. Bu durum aile içinde birtakım problemlerin yaşanmasına neden olabilirken, ebeveynler de yaramazlıkların önüne geçebilmenin yollarını arar. Uzmanlar ise, yaramazlıkların çocukların öğrenme ve keşfetme yöntemi olduğunu, bu nedenle tahammülü zor olsa da çocuklara ufak tefek taşkınlık hakkının tanınması gerektiğini savunuyor. 

Central Hospital'dan Uzman Psikolog Aycan Bulut ise, küçük yaramazlıkların çocuğun sosyal yanını geliştirdiğini ve etrafındaki insanlarla daha kolay iletişim kurmasına destek sağladığını söylüyor.

Tüm ebeveynler, sözlerini dinleyen ve uslu uslu oturan çocukları olsun ister. Bu durum, yetişkinler için gayet doğal olsa da çocuklar için pek de öyle sayılmıyor. Çocuklar, ailelerinin bu beklentilerini dikkate almaları gerektiğini bilse de her zaman karşılık vermeye yanaşmayabiliyor. Hatta kimi zaman durumu daha da güçleştirmek için ebeveynleriyle inatlaşabiliyorlar. Böyle zamanlarda anne ve baba, çocuk ile ciddi problemler yaşamamak adına beklentilerini dengelemeyi bilmelidir. Çünkü çocukların yaramazlıkları karşısında ikaz ve cezada aşırıya kaçılması çocuk ve ebeveynler arasında iletişim kopukluğu yaşanmasına yol açabilir. Aile büyükleri bilmelidir ki, çocuklar da bazı haklara sahiptir ve sınırları aşmamak kaydıyla birtakım yaramazlıklar yapabilir.

Aşırı tepkiler yaramazlıkları arttırabilir
Çocukların yaptığı yaramazlıkların altında ailenin sergilediği tutarsız davranışların yattığı söylenebilir. Çocuk, kötü bir söz sarf ettiğinde ya da hatalı olduğu düşünülen bir davranış sergilediğinde genellikle kızgınlıkla karşılık verilir. Böyle durumlarda anne ve babalar, bu tarz davranışların çocuğun karakteriyle alakalı olduğunu düşünebilir. Fakat çocuğun karakterinin oluşmasındaki yapı taşı ailedir. Çocuğun taşkınlık içeren davranışlarına karşı ani ve aşırı tepkiler vermek de istenmeyen davranışlarının artmasına neden olabilir.
Toplum içinde yaramazlık algısı oluşturan davranışlar genellikle çocuğun saldırgan tutumlarıdır. Vurma, atma, kırıp-dökme, itme, bağırma gibi eylemler, çocuğun dış dünyaya karşı sergilediği saldırgan davranışlardır. Eğer ebeveyn ve çocuk arasında güven sorunu bulunuyorsa çocuğun sergilediği bu tutumlar giderek artış gösterebilir.

Yaramazlıklar çocuğun gelişimine katkıda bulunur
Ebeveynler tarafından kısıtlanan ve yapılması istenmeyen yaramazlıklar aslında çocukların gelişimlerini büyük oranda destekler. Çünkü çocuk, her yaptığı yaramazlık sayesinde aslında bu davranışların yanlış olduğunu öğrenerek kendini geliştirmeyi öğrenir. Su tabancasıyla insanlara su sıkmak ya da yoldan geçenlere camdan seslenmek gibi saldırganlık içermeyen küçük yaramazlıklar ise çocuğun sosyal yanının gelişmesine ve etrafındaki insanlarla daha kolay iletişim kurmasına destek sağlar.

Çocuklar ilgi çekmek için yaramazlık yapar
Tüm çocuklar birbirinden bağımsız ve farklı özelliklere sahip olarak doğar. Kimi çocuklar aşırı hiperaktifken, kimileri de gayet sakin bir yapıya sahip olurlar. Fakat ne kadar farklılıklar olsa da, her çocuğun birbirine benzer ihtiyaçları vardır. Çocukların yapısal özellikleri nasıl olursa olsun her adımı anne ve babasının dikkatini çekmek için atarlar. Bu nedendendir ki, ebeveynlerinin onaylamadığı davranışları yapmaktan büyük haz duyarlar. Aşırı disiplin, sıkı kurallar ve yasaklar çocuklar için kabullenmesi zor ve sıkıcı durumlardır. Bu kısıtlamalar ayrıca, özgüven eksikliğine, içe kapanıklığa, kişilik ve iletişim bozukluklarına sebep olabilir.

Yaramazlık, çocukların ihtiyaçlarının sinyalidir
Yaramazlık yapan çocuklara, “seni yaramaz!”, “söz dinlemez!” gibi tepkiler vermekten kaçınılmalıdır. Sürekli olarak çocuğa kötü ve laftan anlamaz mesajının verilmesi yaramazlık yapma isteğini arttırabilir. Bunlar yerine çocuğun iç dünyasında yaşadığı fakat dile getiremediği ihtiyaçlar görülmeye çalışılmalıdır. Ayrıca çocuğu azarlamak ve cezalandırmak yaramazlık eğilimini azaltmayacağı gibi çocuğun daha hırçın ve asi davranışlar sergilemesine neden olabilir. Çocukların agresiflik ve yaramazlıklarının altında aslında ihtiyaçlarının karşılanması talebi yattığı unutulmamalıdır.

Yaramazlık tutumu keşfetme eylemidir
Yaramazlıkların nedeni çoğu zaman çocukların anne ve babalarına duydukları düşmanlık olarak algılanabiliyor. Fakat bu tutumlarının birçoğunun öğrenme ve keşfetme amaçlı yapılan eylemler olduğu bilinmelidir. Çocuklar, ihtiyaç ve isteklerini dile getirebilecek olgunluğa sahip değillerdir. Ebeveynler ise bu sorunların önüne geçebilmek için çocukları ile zıtlaşmak yerine onlarla karşılıklı olarak neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda sakince konuşmalıdır. Anne ve baba çocuklarıyla empati yapmalı, ona söz hakkı vermeli, ayrıca çocuğa hissedilen duygular beden dili kullanılarak hissettirilmelidir.

Belli zamanlarda yaramazlık yapmasına izin verin
Aile içinde sevgi, saygı ve anlayıştan oluşan bir ilişki inşa edebilmenin yolu ebeveynlerin çocuklarına doğru rol model olmalarından geçer. Anne ve baba, yaramazlık dürtüsü olan çocuğa aşırı baskı yapmamalı fakat çocuğun söz dinlemez tavırları da görmezden gelinmemelidir. Çocukla inatlaşmak yanlıştır. Bunun yerine ilgisini çekecek başka bir alana yönlendirilmelidir. Ayrıca saldırganlık ve zarar unsuru barındırmadıkça belli zamanlarda yaramazlık yapmasına müsaade edilebilir. Çünkü çocuğa yalnızca doğru davranışları öğretmek uygun olmayan bir yaklaşımdır. Çocuğun bazı yanlış davranışlar göstermesine izin vermek, tavırlarının yanlış olduğunu fark etmesini sağlayabilir.

Alerji Mevsimi Çocukları Da Etkiliyor

Mevsimsel allerjik nezle ( Allerjik Rinit) burun ve üst solunum yollarının tekrarlayan bir hastalığı olup, burun tıkanıklığı, hapşırık, burun akıntısı, burun kaşıntısı, damakta kaşıntı gibi bulgularla ortaya çıkmaktadır. Allerjik Rinittte şikayetler çift taraflıdır. Kaşıntı nedeniyle sık sık elleriyle burunlarını yukarıya doğru itme hareketi (allerjik selam) ve buna bağlı burun ucunda yatay çizgi oluşumu ile beraber gözaltlarında görülen ödem, hafif koyu renk değişikliği allerjik rinitin tipik bulgularıdır.

Medicana Bahçelievler Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Çiğdem Eliaçık, yaklaşan alerji mevsimi ve çocuklardaki alerjik semptomlar hakkında bilgilendirdi.

Çocukluk yaşlarında her yaş içinde ilk bulgular ortaya çıkmaktadır. Ebeveynlerde allerjik nezle veya bir başka allerjik hastalığı olanlarda allerjik nezle görülme sıklığı artmaktadır. Hastalık bulguları en sıklıkla bitkilerin havada uçuşan polenleri ile ve ayrıca ev tozu akarları, küf sporları, evcil hayvanların deri ve tüy döküntüleri gibi alerjenlerle karşılaşmayı takiben ortaya çıkar. Ayrıca sigara dumanı, hava kirliliği, keskin kokular, soğuk hava, rüzgarlı hava gibi üst solunum yollarını rahatsız edici faktörler tarafından tetiklenerek bulguları başlar. Bulguların olmadığı dönemlerde çocuk son derece iyi olup tamamen sağlıklı bir görünümde olabilir.

Allerjik Olduğunu Nasıl Anlarız?
Tanıda en önemli nokta hastanın hikayesidir. Nelerin tetiklediği ve hangi mevsimde ortaya çıktığı tanıyı koymada yardımcı olacaktır . Allerjik nezle tanısı sık burun ve göz kaşıntısı, akıntısı, tıkanması olan çocuklarda muayene bulguları, laboratuar testleri ve allerji deri testleri ile konur. Deri Allerji testleri her yaş grubunda yapılabilir çocuk hekimleri ve allerji uzmanları tarafından değerlendirilmelidir.

Allerjik rinit, enfeksiyona bağlı rinit, allerjik olmayan rinit, rinosinüzit, polip (burunda et), geniz eti büyüklüğü, yabancı cisim, kistikfibrozis, kartegener sendromu ve tümör gibi pek çok hastalıkla karışabileceğinden hastalar ayrıntılı değerlendirilmelidir .

Allerji Tedavi Edilmezse Hangi Sorunlara Yol Açar?
Allerjik nezle hastalığı olan çocuklarda üst solunum yollarının komşuluğu ve hassaslığı nedeniyle zaman zaman sinüzit, geniz eti büyümesi, orta kulak iltihabı gibi diğer hastalıklar da eşlik edebilir. Ayrıca astım hastalığı olanlarda sıklıkla yıl boyunca devam eden allerjik nezle hastalığı da vardır. Hastalık tedavi edilmediğinde çocuğun günlük yaşamını, yaşam kalitesini, okul başarısını olumsuz yönde etkileyebilir. Ayrıca bir allerjik hastalığı bulunan kişilerde bazen bir başka allerjik hastalık bulguları zaman içinde eklenebilir. Örneğin Allerjik nezleli çocuklarda zaman içinde astım bulguları da ortaya çıkabilir. Hastalara uygulanan tedavi ile genellikle hastalık bulguları süratle iyileşir ve yakınmaların şiddeti ve sıklığı azalır. Hastalığın tedavisinde tam olarak iyileşme değil hastalığın kontrol altına alınması amaçlanır.

Prematüre doğum da, prematüre yaşam da artıyor!

Prematüre doğum oranının son yıllarda artış sergilediği gözleniyor. Ancak aynı şekilde, prematüre doğumlarda yaşam şansı da artıyor. Gelişen teknoloji sayesinde 1000 gramın altında doğan bebekler dahi yaşatılabiliyor.

Halk arasında “erken doğum” olarak bilinen prematüre doğum sayısında, dünya genelinde son 15-20 yılda yüzde 10'a varan oranlarda artış gözleniyor. Türkiye'de ise ortalama her 10 doğumdan 1'i prematüre doğum olarak gerçekleşiyor. Öte yandan prematüre gerçekleşen doğumlarda yaşam şansının da benzer oranlarda arttığı görülüyor.

PREMATÜRE DOĞUM NEDİR?

Erdem Hastahanesi Yenidoğan Uzmanı Dr. Fazilet Metin, normal hamilelik süresinin 40 hafta olduğunu hatırlatarak “Genel anlamda 38 haftadan daha erken bir sürede gerçekleşen her doğum prematüre, bu şekilde doğan her bebek de prematüre bebek olarak adlandırılıyor. Bu doğumlardan 35 ilâ 38 haftada gerçekleşenler herhangi bir kuvöz tedavisi olmadan annesinin yanına verilebilirken, 35 haftadan erken doğan bebekler ise başta kuvöz dâhil bazı tıbbi müdahalelere ihtiyaç duyabiliyorlar” dedi.

BİR BEBEK NEDEN ERKEN DOĞAR?

Prematüre doğumun çok çeşitli sebepleri olabileceğini ifade eden Uzm. Dr. Metin, “Bunların arasında genetik yatkınlık, yaş, gebelik dönemindeki beslenme alışkanlıkları, kalp, böbrek hastalıkları, diyabet, hipertansiyon gibi kronik ve kalıtsal hastalıklar, fiziksel ve ruhsal travmalar, alkol, sigara ve ilaç kullanımı gibi birçok sebep sayılabilir. Örneğin 18 yaş altı ve 35 yaş üstü gebeliklerde veya ikiz, üçüz gibi çoğul gebeliklerde de prematüre doğum riski diğerlerine göre daha yüksek oranlarda gözlemlenebiliyor.” diye konuştu.

“25 HAFTANIN ALTINDA DOĞAN BİLE YAŞATILIYOR”

Son yıllarda prematüre doğum oranının da, prematüre doğan bebeklerin yaşama şansının da arttığını kaydeden Uzm. Dr. Metin, “Bunun başlıca sebebi tıpta yaşanan teknolojik gelişmeler. Örneğin günümüzde oldukça yaygınlaşan yenidoğan yoğun bakım üniteleri sayesinde artık 24 haftanın 1000 gramın altında bir ağırlıkla doğan bebekler dahi yaşatılabiliyor. Halbuki 1990'lar öncesinde bu bebeklerin yaşayamayacağı varsayılırdı” dedi. Bir başka nedenin de tüp bebek uygulamalarındaki düzenlemeler olduğunu ifade etti.

Erdem Hastahanesi'nde bulunan Yenidoğan Yoğun Bakım ünitesinden de söz eden Uzm. Dr. Metin, “Burada gebeliğin 24-25'inci haftasından itibaren doğan ve yoğun tıbbi bakıma ihtiyaç duyan her bebeğe hizmet verebiliyoruz. Başka hastanelerden nakil de kabul edebiliyoruz. Yenidoğan Yoğun Bakım ünitemize; çocuk cerrahisi, çocuk kardiyolojisi, çocuk nörolojisi, beyin cerrahisi, üroloji, ortopedi ve radyoloji servisleri de destek veriyor” şeklinde konuştu.

İlk 6 ayda inmesi şart!

Bebeklerde ve çocuklarda görülebilen ‘inmemiş testis’, ilerleyen yaşlarda çeşitli tehlikelere işaret edebiliyor. Fark edilmeyen ve zamanında tedavisi gerçekleşmeyen bu durum, çocuklar için gelecekte kanser olma riski yaratabileceği gibi, sperm sayısı ve fonksiyonlarının azalmasına da yol açabiliyor. 

Testislerin doğum sonrası ilk 6 ayda inmesi gerektiğini söyleyen Acıbadem Ankara Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Uğur Altuğ, 'inmemiş testis’ hakkında anne babaları daha dikkatli olmaya davet ediyor.

Genital sistemde doğuştan bozuk olan bazı durumlar, çocukluk çağında önemsenmediği ve tedavi edilmediği takdirde, çocukların gelecekteki yaşamlarında olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Doç. Dr. Mustafa Uğur Altuğ, “Sadece bir kere bakıldığında bile yumurtalıkların yerinde olmadığını görmek şüphe uyandırabilir. Bu süreç takip edilmeli ve çocuk gerekirse, ebeveynleri tarafından birkaç defa kontrol edilmeli” diyerek erken teşhis ve tedavinin önemini vurguluyor. Yumurtalıkların bir ya da her ikisinin yerinde olmadığından şüphelenilirse mutlaka bir üroloji uzmanına başvurulmalıdır.

İlk 6 aya dikkat edin!

Yumurtalıkların anne karnındayken çocuğun karın arka bölgesinde oluştuğunu ve çocuk anne karnında büyürken yavaş yavaş kasık bölgesindeki kanaldan geçip torbaya indiğini belirten Doç. Dr. Mustafa Uğur Altuğ, 'inmemiş testis'in özellikle prematüre bebeklerde daha sık görüldüğünü söylüyor. Tespit edildiğinde altıncı aya kadar kendiliğinden inebileceğini belirten Doç. Dr. Mustafa Uğur Altuğ, sözlerini şöyle tamamlıyor: “O zamana kadar eğer inmemişse, cerrahi tedavi ile yumurtalıkların, kasıktan ya da karından torbaya indirilmesi gerekir. Edilmediği takdirde, kişideki kanser riski artar.”

Sperm yapısını bozabiliyor

Doç. Dr. Mustafa Uğur Altuğ, karın ya da kasıkta kalan yumurtalıkların, sperm hücrelerine olumsuz etkileri olabileceğine dikkat çekiyor: “Normalde torbanın ısısı, vücudun ısısından bir kaç derece daha düşüktür. Yumurtalıkların vücut dışında olmasının sebebi de budur. Yumurtalıklar, karın içinde kaldığında bu ısı etkisiyle sperm hücrelerinin yapısında bozukluk olur ve bu da çocuk sahibi olma konusunda sıkıntılar yaşatabilir.”

Banyoda ya da uyurken kontrol edin

Genital rahatsızlıklarda ebeveyn ve hekim kontrollerinin önemli etkileri bulunuyor. Anne babalara da, çocuk doktorlarına da bu konuda sorumluluklar düştüğünü belirten Doç. Dr. Mustafa Uğur Altuğ, kontrollerin nasıl yapılacağı konusundaki ipuçlarını ise şöyle paylaşıyor: “Genellikle ılık ve uygun bir ortamda örneğin banyo yaparken, erkek cinsel organındaki torba dolu mu boş mu ona bakmak, gerekirse de çocuğu hiçbir şekilde rahatsız etmeden muayene etmek gerekir. Bu işlem çocuk uyurken de gerçekleştirilebilir.

Tüp bebeğin sonu mu geliyor

İsveçli doktor Pascal Mock'un geliştirdiği ve kadın rahminde gerçekleştirilen yeni yapay döllenme yolu yardımıyla laboratuvar ortamında döllenen ‘tüp bebeklerin’ tarihe karışabileceği belirlendi. Haber tıp dünyasında ve medyada yankı uyandırsa da 'Tüp bebek’ tarih olmayacak.

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi Klinik Direktörü, Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, tüp bebek yönteminin tarih olamayacağını ve bu yöntemin sadece belli bir hasta grubu için söz konusu olduğunu özellikle belirtiyor.

ANNE RAHMİNDE DÖLLENME SAĞLANDI

Geliştirilen bu yeni metotta; silikon bir kapsülün içerisine konulan sperm ve yumurta hücreleri döllenmenin gerçekleşmesi için ana rahmine yerleştirildi. Yalnızca 1 cm uzunluğunda ve 1 mm genişliğinde olan bu silikon tüpün üzerindeki 360 delik yardımıyla rahimdeki sıvılarla etkileşim içerisine girdi. Doktorlar bu kapsülü yalnızca 24 saat rahimde tuttuktan ardından dışarı çıkardı ve kapsülün içerisinde döllenmiş olan embriyolardan en sağlıklılarını tercih ederek yeniden ana rahmine yerleştirdi.

Silikon tüp yardımıyla gerçekleştirilen yapay döllenmelerin hem eşlere daha doğal bir döllenme duygusu yaşatarak maneviyat verdiği, hem de ana rahminde döllenmiş olan embriyoların daha sağlıklı olmasını sağladığı belirtildi. Uzmanlar ise bu sistemin tüp bebek tedavisinden daha başarılı sonuçlar verdiğinin kanıtlanabilmesi için çok daha fazla deney yapılması gerektiğini belirtiyor.

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi Klinik Direktörü, Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir, çıkan haberlerin aksine; 'Bu yöntemle tüp bebeğin sonu gelmiyor’ diyor!

TÜP BEBEĞE ALTERNATİF BİLE OLAMAZ

Ferti-Jin Kadın Sağlığı ve Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi Klinik Direktörü, Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Seval Taşdemir; “Biz yumurta ve spermin döllenmesi için inhibitörler kullanıyoruz, burada direkt olarak anne rahmine yerleştirilmiş. Embriyonun olgunlaşmasında rahim içindeki sıvının daha faydalı olacağı düşünülmüş olabilir.

Bu yöntem sadece belli vaka grupları için yeterli olabilir. Açıklanamayan interfilite ve sperm sayısının yeterli olduğu vakalarda 'Klasik tüp bebeğin bir versiyonu olarak’ kullanılabilir. Bu yöntemi, sperm sayısının yetersiz olduğu, TESE yöntemi ile aldığımız spermler için kullanamayız. 'Tüp bebeğin sonu geliyor, tüp bebek tarih olacak’ gibi cümleler son derece yanlış. Bu yöntemde bizim laboratuvar ortamında oluşturduğumuz inhibitörler yerine anne rahmi kullanılıyor.

Son derece kısıtlı hastada uygulanabilir ve ancak klasik tüp bebeğin bir versiyonu olabilir. Tüp bebeğe alternatif bile olamaz. Daha fazla araştırma ile başarı oranlarının kanıtlanması da şart” diyerek çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu da sözlerine ekliyor.

Hamilelikte Spor Bedeni ve Ruhu Rahatlatıyor

Birçok anne adayı bebeğine zarar vereceği düşüncesi ile hamilelik döneminde spor yapmıyor hatta mümkün olduğunca az hareket ediyor. Ancak kontrollü bir şekilde yapılan spor, bu düşüncenin aksine anne adayına doğum ve sonrasında birçok fayda sağlıyor. 

Memorial Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Op. Dr. Serap Mollaoğlu hamilelikte spor yaparken dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

İlk 3 ay tempolu yürüyüşler çok önemli
Hamileliğin ilk 3 ayında, hafif tempolu yürüyüşlerle egzersizlere başlanabilir. Omurgayı güçlendirecek sırt egzersizleri düzenli olarak yapılabilir. Hamilelik yogası ve pilates de hamileliğin ilk haftalarından itibaren önerilmektedir. Haftada 3-5 gün yapılan 30 dakikalık tempolu yürüyüşler hamilelik süreci için oldukça faydalıdır. Anne adayı, yürüyüş temposunu kendisini yormayacak şekilde ayarlamalıdır.

Pilates ve yoga ile sırt-bel ağrılarını önleyin
Hamilelik dönemi için uyarlanmış yoga ve pilates, son yıllarda anne adaylarının en çok tercih ettikleri egzersizlerdir. Vücudu rahatlattığı gibi ruhu da arındıran, sırt ve bel ağrılarını önleyen, anne adayının bedenini keşfetmesini sağlayan yoga ve pilates için bu konuda uzman kişilerle çalışmak önemlidir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hamilelik sürecine uygun yoga ve pilates hareketlerinin yapılmasıdır.

Yüzme bebekte ani ısı değişimlerini engeller
Hamileliğin 3-6 aylık döneminde yürüyüş, pilates ve yoga egzersizlerine devam edilebilir. Bunun yanı sıra bu dönemde vücut ağırlığının en çok hissedildiği egzersizlerden biri olan yüzme tercih edilmelidir. Su içinde yapılan tüm egzersizler anne adaylarına önerilmektedir. Suyun kaldırma kuvveti anne adayının artan vücut ağırlığını dengelemekte ve su içinde yaralanma, kaza risklerini de minimuma düşürmektedir. Karada yapılan egzersizlere göre anne adayının vücut ısısı daha eşit olarak dağılmakta ve buna bağlı olarak bebeğin de vücut ısısında ani ve hızlı ısı değişimi olmamaktadır. Ancak havuzun hijyenik olmasına, ıslak alanlarda düşme ve kayma risklerine karşı dikkatli olunmalıdır.

Oturmaya yönelik egzersizleri tercih edin
Hamilelik sürecinin 6-9 aylık dönemi, karın bölgesinin oldukça büyüdüğü bir dönemdir. Bunun için bu süreçte oturma pozisyonlarındaki egzersizleri yapmak daha uygun olacaktır. Anne adayının erken doğum gibi bir riski yoksa en uygun görülen egzersiz hafif tempoda 30 dakikalık yürüyüşler yapmaktır. Yine 6-9 ay dönemi için uygun hareketlerin olduğu pilates egzersizleri de yapılabilir.

Düzenli yapılan egzersizin anne adayına 10 faydası
• Ağırlık kontrolü sağlamaya yardımcıdır
• Metabolizma hızını arttırır
• Dayanıklılığı ve kuvveti arttırır
• Sırt ve bel ağrılarını minimuma indirir
• Doğum için gerekli olan kas aktivitesini çalıştırır
• Sindirim sistemini düzenler, kabızlığı önler
• Gebelik diyabet riskini önler
• Uyku düzeni sağlar
• Daha az ödem oluşur
• Anne adayının psikolojisini olumlu etkiler
Sporu uzman kontrolünde yapın

Fiziksel ve ruhsal denge için gerekli olan spor, hamilelik döneminde de çok daha fazla önem kazanmaktadır. Ancak bu dönemde bazı durumlar sporu riskli hale getirebilir. Anne adayında kalp-damar tıkanıklığı, solunum, tiroit, böbrek, diyabet, yüksek tansiyon ve kansızlıkla ilgili hastalıklar varsa, daha önce düşük yapılmışsa veya şu anki gebelikte düşük ya da erken doğum tehdidi varsa spor bu kişiler için tehlikeli olabilir. Bu gibi durumlarda kişinin sağlık geçmişine bakılır ve doktor kontrolünde egzersiz programı uygulanır.

Bebeğinizi kucaklamaktan korkmayın

Ebeveynlerin özellikle ilk çocuk sahibi olduklarında, çevreden yoğun bir öneri ve yönlendirme bombardımanına tutulduklarını belirten KadıköyŞifa Sağlık Grubu Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Nuriye Ayça Gül; içe sinmeyen her hürlü önerinin doktora danışılması gerektiğini vurguluyor.

Bazen bu öneriler, özellikle bebekle olan iletişimle ilgiliyse kafa karıştırıcı olabilir. Savunmasız, başkalarına bağımlı, konuşamayan ve dertlerini ağlayarak ifade etmeye çalışan bu küçük meleklerle geçirilecek uzun bir yolculuğun ilk temellerini sağlam atmak, tüm aile için huzurlu yarınlar sunacaktır. Bu nedenle içinize sinmeyen her türlü öneri ya da uyarıyı bu işin uzmanı bir çocuk doktoruyla paylaşmalısınız.

Bunlardan biri de ; “bebeğini sık kucaklama”, “alışırsa başa çıkamazsın” , “bırak ağlasın”, “ağlar ağlar susar” gibi sözlerle ifade edilen kucaklama fobisidir. Bu ikazları da, sıklıkla aile büyükleri kendi dönemlerinden kalan bir takım hayat koşullarından esinlenerek yapmaktadır. Eskiden evlerde çamaşır, bulaşık vs… makinalarının olmaması, ziyaretçilerin sık, ev ortamlarının kalabalık olması gibi nedenlerden dolayı, annelere fazlaca sorumluluk düştüğü için, bebeğe ayıracakları zaman kısıtlı olduğundan bebek her istediğinde kucağa alınamıyormuş. Ama günümüzde koşullar değişti. Annelere ev işlerinde, yemek yapımında yardımcı birçok ev aleti var. En basitinden bebek bezleri bile kullanılıp atılan cinsten olduğu için anneyle bebeği birlikte sıkça vakit geçirebilir. Bebeğin istediği kadar; ne çok fazla koruyucu davranarak, ne de çok fazla mesafeli olarak, dozunda olmak kaydıyla kucağa alıp koklamalı, ten temasında bulunmalı, yanında olduğunuzu hissettirmelisiniz.

Yeni doğan bebeğe alışmakta erişkin yaşta olan ebeveynler nasıl bir adaptasyon stresi yaşıyorsa, bu küçük bedenlerde yeni ortama alışmakta bunun kat be kat fazlasını yaşayacaktır. Çünkü anne karnındaki gürültülü, karanlık ve sadece kendine ait olan ortamdan sonra çok farklı bir ortama geçiş vardır. Bu süreçte kendisini anlayacak, yeni yaşam alanında da güvende hissetmesini sağlayacak, gereksinimlerini karşılayacak birilerine ihtiyaç duyar. Çoğu zamanda bunu ağlayarak ifade ederler.
Bebekler sırf acıktıkları, altlarını kirlettikleri, gazları olduğu ya da başka bir sağlık sorunları var diye ağlamazlar. Her zaman bir sorun aramamak gerekir. Kendilerini güvende hissetmek, anne babalarıyla temas etmek için de ağlarlar ve kucaklanma gibi basit bir çözümle rahatlarlar. Özellikle dış dünyaya adaptasyonda ilk aylar başta olmak üzere ilk altı ay çok önemlidir.

İlk bir yıl, bebeği her istediğinde kucağa alıp sarılarak, sevgi dolu bir tonla ninniler söyleyerek; Ona, annen baban olarak biz senin yanındayız, ağlamalarına duyarlıyız ve ihtiyaçlarını önemsiyoruz mesajını verdiğiniz zaman çocuğun özgüveni ve ebeveynleriyle arasındaki iletişim köprüsü çok sağlam kurulacaktır.

Her bebeğin ağlama sıklığı ve kucaklanma isteği farklıdır. Geçirilen hamilelik sürecine, bebekle anne arasındaki diyaloğa, ailenin yapısına göre kimi bebek az, kimi bebek daha çok güven ihtiyacı, kucaklanma isteği gösterebilir. Yine kimi bebekler temastan daha fazla hoşlanır. Zamanla bebeğinizin kişilik yapısını ona duyarlı olduğunuzu göstererek anlayacaksınız. İlk zamanlarda eğer bebeğin sevgi, temas ihtiyacını yeterince kucaklayarak, emzirerek karşılarsanız bir süre sonra özgüveni ve ebeveynlere karşı güveni oluşan bebek artık kendi kendine vakit geçirmeyi de öğrenecektir.
Özellikle oturmaya başladıkları 6-7 aylardan sonra kucaklanma istekleri ve ihtiyaçları azalacaktır. Bazen de 6-7. aylarda yabancıları yadırgama fobisi oluşabilir. Belki bu dönem de geçici bir güven ihtiyacı artabilir. Bu dönemlerinde hakkıyla sevgi ve kucaklanma tatmini yaşayan bebekler, daha sonra kendi kendine vakit geçirebilen çocuklar olacaktır. Çünkü kendi başına oynadığında, bir şeye ihtiyacı olduğunda nasıl olsa birinin ona yardım edeceğini bilir ve güvenir, tedirginlik yaşamaz.

Bebeğini emziren anneler, emzirirken bebeğiyle sıkça temas etmektedir. Emzirmeyen annelerin, bebeğini kucağa alma ve sarılma gibi sevgi gösterilerini daha sık yapması gerekir.
Son zamanlarda uyku eğitimleri sırasında; ağladığında hemen kucağa almayın, ağlar ama bir süre sonra kendi kendine uyumayı öğrenir bakış açısı çerçevesinde olan yaklaşımları sıkça görüyoruz.

Evet, çocuk belki bu şekilde uyumayı öğrenir ama ruhunda, psikolojisinde annem ve babam bana duyarlı değil, yardım çağrılarıma kulak asmıyor kalıcı psikolojik zarar görebilir. İlk iki yıl bu açıdan çok önemlidir. İlk bir yıl anneye güvenli bağlanma dönemidir. İlk yılın 6-8 ayında yabancıları yadırgama döneminde güven duygusu ve sevgi ihtiyacının en iyi şekilde karşılanması, uzun vadeli sonuçlar açısından çok önemlidir. Aile içinde tatmin edilen sevgi ve güven ihtiyacı, bebeğin ruhunu yeterince beslediği zaman, özellikle 2 yaş sonrası ebeveynlere yapışık olmayan, dışa açık çocuklar gelişimini sağlayacaktır. Çocuk etrafına karşı güven ya da tehdit sorunu yaşamayacaktır. Bu sayede dört- beş aralığında tekrar olabilecek psikolojik değişimleri de en yumuşak geçişle atlatmış olurlar.
Sevginin, kucaklamanın, sarılmanın miktarı, ücreti, tükenme sorunu, kısıtlaması olmaz.

Çocuklarımıza sevgiyi sunmaktan kaçınmayalım. Mutlu yarınlar erken sevgi yatırımlarıyla mümkündür.

Çocuk yaşamında ilk 1000 gün!

Hamileliğin ilk gününden bebeğin 2 yaşına kadar olan dönemine ilk 1000 gün denildiğini belirten KadıköyŞifa Ataşehir Hastanesi Çocuk Hastalıkları ve Neonatoloji Uzmanı Prof. Dr. İlknur Kılıç; bu dönemde çocuğun hatta erişkinin sağlığını etkileyen bazı durumları engellemek ve azaltmak için sorularımızı cevaplıyor.

1-Çoğu zaman planlı olsa da eve gelen küçük misafir anne ve babanın hayatını değiştiriyor. Bu süreçte aile neler yaşıyor?
Bebek eve geldikten sonra anne babanın alışkın olduğu yaşama şekli tamamen değişiyor. Artık bebek odaklı bir yaşama şekli var. Bir yandan bebeğin bakımını sağlamak, diğer yandan bebekte gördükleri bulguların normal olup olmadığını anlamak gerekiyor. Ayrıca bu dönemde anneye ve babaya karışan çok kişi oluyor. Anne baba okuduklarına mı, internete mi, yoksa büyüklerine mi inansın, şaşırıp kalıyor. Bebeğin arka arkaya hapşırması bile ailede paniğe neden olup “bebeğim hasta mı oldu ?"diye doktora gelmelerine neden olabiliyor. Bu dönemde annenlerin ve babaların bebekleri için neyin doğru olduğu konusunda bilgilendirilmeleri bu süreci kolay, huzurlu ve mutlu geçirmelerini sağlıyor. Bu amaçla 6 Nisan'da gerçekleştirdiğimiz "Bebek Konferansı"nda bu dönemde annelerin bizlere sıklıkla sordukları soruları ve cevapları paylaştık. Amacımız anne adaylarını karşılaşacakları sorunlar konusunda bilgilendirmek ve bebeklerini kucaklarına aldıklarında daha az gergin bir süreç geçirmelerini sağlamak.

2-Anne ve babanın bebeğe alışma süreci de farklı. Ebeveynler nasıl hissediyorlar?
Anneler, gebelik sürecinde bebeği hissettikleri için bağlanma gebelikte başlıyor. Babanın bağlanması için doğumdan sonra bebeği görmesi, kucağına alması gerekiyor. Anne, bebek bakımını baba ile paylaştığında baba için bağlanma kolaylaşıyor. Eğer anne bebeğin bakımını tek başına üstlenir, babayı olayın dışında bırakırsa babada bebeğe bağlanma gecikebilir hatta baba kendisini dışlanmış hissedebilir. Bebek sahibi olmak ciddi bir sorumluluk. Sorumluluk duyguları yüksek, idealist anne babalarda bazen bu durum çok strese neden olabiliyor. Gerginlikten o dönemin keyfini yaşayamıyorlar. Bu dönemde onlara her şeyin yolunda olduğunu, bebeklerine iyi baktıklarını söyleyen bir doktora gereksinim duyulabiliyor.

3-Genelde aile büyükleri anneye baskı yapar, en çok da ‘sütün yetmiyor’ denir. Bir anne bu eleştiriye nasıl yanıt vermeli?
Bebekler ilk 5 günde doğum ağırlıklarının %5-10'unu kaybedebilirler ama sonrasında kilo alarak en geç 10. Günde doğum kilolarını yakalamaları gerekir. Bebeklerin beklenen kilo alımı bu dönemde günde 25-30g dır. Bebeğin ağlaması aç olması anlamına gelmez. Ağlamasının bir çok nedeni olabilir; bezinin kirlenmesi, ortamın sıcak veya soğuk olması, çok giydirilmesi, gaz ağrısı, kucak istemesi gibi.. Bebek iyi kilo alıyorsa aç değildir ve mama arayışına girilmemelidir. Çok nadir durumlar dışında annelerin sütü bebeklerinin beslenmesine yeter. Bu dönemde annenin desteklenmesi, sütünün yeteceğine inandırılması ve stresten uzaklaştırılması sütün artması için çok önemlidir.

4-Anneler bazen kendilerini yetersiz hissedebilir, bu durumda onlara nasıl destek olunmalı?
Annelerin bu dönemdeki en büyük endişesi "bebeğime iyi bakabiliyor muyum” dur. Evet, bu dönemde muayeneye götürdükleri doktorun bebeğin kilo alımının iyi, anne sütünün yeterli, bebeğin fizik incelemesinin normal olduğunu söylemesi anneyi rahatlatacaktır. Annenin çok yorgun olduğu bu süreçte, annenin rahatlatılması ve dinlendirilmesi de çok önemlidir. Özellikle kolik ağrıları olan bebeklerin anneleri kendini çok mutsuz hissedebilir. Bebeğin sürekli ağlaması annede yetersizlik ve çaresizlik duygusu oluşturabilir. Bu ağlamadan annenin sorumlu olmadığı, bebek 3-4 aylık olunca ağlamanın azalacağı, bebeğin sağlığının normal olduğu anneye anlatılmalı ve anneye kısa süreyle bile olsa bebeğin sesini duymayacağı bir ortamda dinlenmesi, yürüyüş yapması veya arkadaşları ile birlikte olma şansı verilmelidir. Annenin gerginliğinin azalmasının bebeğin huzursuzluğunu azalttığı gösterilmiştir.

5-Özellikle ilk üç ayda bebek hızla büyüyor, değişiyor. Bu süreçte bebeklerde yaşanan değişiklikler neler?
Bebek 1 aylıkken yüzümüze bakmaya başlar, 2 aylıkken karşısındaki konuşunca yüzünü fark eder ve güler, yatarken gözleri veya başı ile nesneleri izler, 2-3 aylıkken başını sağa ve sola eşit olarak çevirir, agulama sesleri çıkarır, seslere tepki verir, kol ve bacaklarını sağ-sol farkı olmadan eşit hareket ettirir, yüzüstü yatarken başını yerden kaldırır.
Bu süreçte anne babalara önerilerim; bebeğinizle konuşun, mimikler yapın, bebeğinizi dışarıda gezdirirken yüzü dışarıya dönük olsun, bebeğinizi uzun süre ağlatmayın, güven ve sevgi ortamını hissettirin.

6-Çalışan anneler bebeklerini evde bırakmak zorunda kalıyor ve çoğu bunun için kendini suçlu hissediyor. Annelere neler tavsiye edersiniz?
Öncelikle iyi bir bakıcının bulunması aileyi rahatlatacaktır. Bakıcının önemle aranan özelliği bebeği sevmesi, sevecen olmasıdır. Bebeğin mutlu olması, gülmesi bize işlerin yolunda gittiğine dair ipucudur. Bebeğin bakımını sağlayan kimse, bu anne de olabilir, bebeği sürekli televizyon karşısına koyup bebekle ilgilenmezse bebekte bir süre sonra iletişim sorunu oluşabilir. Çalışan annelerin eve döndüklerinde bebekleri ile “kaliteli zaman” geçirmeleri çok önemlidir. Anne çalışma hayatında üretken ve mutlu ise, bu durum bebeğe de yansıyacak o da mutlu olacaktır.

7-Anne, bakıcı ya da bir aile büyüğüyle büyüyen bebekler arasında fark var mı?
Bu tamamen bakan kişiye bağlıdır diyebiliriz. Anne ile zaman geçirme bebekleri çok mutlu eden bir süreç ancak zamanın nasıl geçirildiği de çok önemli. Çalışan bir annenin bebeği, anne eve geldiğinde bebekle kaliteli zaman geçiriyorsa çok mutlu olabiliyor. Aile büyüklerinin bebeğe bakması aile ve bebek için çok büyük bir şans. Ancak verilen sevgi disiplinize etme döneminde sınırı aşıp her şeye izin vermeye dönüşebiliyor. Büyükler ile anne babanın sınırları farklı olursa çocukların davranışlarında karmaşa yaşanıyor. İyi bir bakıcının da avantajları var; anne bakıcıya isteklerini, bebek için yapması gerekenleri daha rahat söyleyebiliyor. Günlük hayatta “bebeğim bakıcıdan daha iyi yiyor” diyen birçok anne ile karşılaşıyorum. Çünkü bebekleri daha iyi disiplinize ediyorlar..

8-Hazır gıdaya geçiş sürecinde nelere dikkat edilmeli?
Ek gıdalara başlanırken gıdaların günlük hazırlanması, bebeğe bekletilmeden verilmesi çok önemli. Bebeğe ek gıdalar sunulurken bebek zorlanmamalı, istediği kadar yedirilmeli. Ek gıda verilirken bebek aç olmalı, ek gıdayı denemeye heveslenmeli. Yeni bir ek gıda denenecekse o gün başka yeni bir gıda denenmemeli. Bebeklerin bazen bir gıdaya alışmaları için 20-25 kez denenmesi gerekebiliyor. Ek gıdalara geçme bebek için keyifli bir süreç olmalı. Bebeğin ağzına zorla yiyecek verilmeye çalışılmamalı. Zorla ek gıda verilmesi bebeğin kaşığa tepki göstermesine neden oluyor ve bebeği beslemek çok zorlaşıyor.

9-Bebekle kaliteli zaman nasıl geçirilir?
“Kaliteli zaman” kavramı anne ve çocuğun arasındaki ilişkiyi besleyen, birlikte olmaktan keyif aldıkları zaman dilimidir. Süreden çok içerik önemlidir. Anne isterse sabahtan akşama kadar bebekle aynı ortamda bulunsun, eğer bebekle duygusal bir paylaşım yapmıyorsa sağlıklı bir ilişkiden bahsetmek mümkün değildir. Çalışan anneler hem çalışıp hem de eve gelince çocukla ilgilenip kaliteli zaman geçirebilirler. Bazı anneler de çalışmaz, evde çocuğuyla birliktedir ama ilişkilerine duygusal bir yatırımı yoktur. Burada önemli olan o ilişkide var olması gereken anlayış, annenin rehberliği ve koşulsuz sevgisinin olup olmadığıdır. Bebekle kaliteli zaman geçirmek bebeğin özgüvenini artırır, hayattan keyif almasını sağlar. Çocuk sevildiğini hissettikçe kendini değerli hisseder.

10-Çocuk yaşamında ilk 1000 günün önemi nedir?
Hamileliğin ilk gününden bebeğin 2 yaşına kadar olan dönemine ilk 1000 gün diyoruz. İlk 1000 günde bebekler hiçbir dönemde olmadığı kadar hızlı büyür ve zihinsel kapasitelerinin önemli bir kısmına ulaşır. Hayatın ilk 1000 gününde, uzun dönemde çocuğun hatta erişkinin sağlığını etkileyen bazı durumları engellemek veya azaltmak mümkündür.Bu dönemde gebelik ve doğum sonrası bebeğin beslenmesi, bebeğin fiziksel, ruhsal, zihinsel ve motor gelişimi çok önemli.

Bebeğiniz bulgur mamasıyla sağlıklı büyüsün

Taşıdığı besin değerleri açısından çocukların beslenmesi için vazgeçilmez zengin bir gıda olan bulgurdan yapacağınız mama ile bebeğinizin günlük beslenme ihtiyacının büyük bir kısmını karşılayabilirsiniz. 

Beslenme Uzmanı Seçil Kenar, çocuklarını bulgur mucizesinden yararlandırmak isteyen anneler için bulgurlu mama hazırladı.

Barındırdığı vitamin ve mineraller açısından önemli bir besin kaynağı olan bulgurun, bebek ve çocuklar için gerçek bir hazine değerinde olduğunu kaydeden, Beslenme Uzmanı, Seçil Kenar, B vitamini (tiamin) bakımından zengin olan bulgurun özellikle çocuklar, yaşlılar ve hamileler tarafından tüketimine özen gösterilmesini, sofralardan eksik edilmemesini öneriyor.

Tam tahıllar sınıfındaki bulgurun yapısındaki B1 vitaminleri ile yüksek lifler sayesinde, çocukların gelişmekte olan sinir ve sindirim sistemlerinin güçlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Duru Bulgur Beslenme Uzmanı Diyetisyen Seçil Kenar, bebeklerin sekizinci aydan itibaren tam tahıllar tüketmesinin önemine dikkat çekerken, geleneksel pirinç unundan yapılan mamalar yerine daha sağlıklı bir seçenek olan bulgurlu mamayı öneriyor. Kenar, geleneksel beyaz pirinç unundan ya da nişastadan yapılan mamaların boş kalori deposu olduğunu söyleyerek, annelere uyarıyor. Kenar “Kimyasal işlem görmemiş, doğal bir besin olan bulgurdan her yaşta kişinin yararlanmasını istiyoruz.

Bir çok anne geleneksel olarak bebeklerine bulgur yerine pirinç ve nişasta maması veriyor. Oysa bulgur daha sağlıklı bir yiyecek olarak bebeklere 8 aydan itibaren mama olarak verilebilir. Vitamin ve minareller bakımından sağlıklı ve zengin bir besin kaynağı olan bulgurun mucizesinden bebeklerimizin ve çocuklarımızın de faydalanması gerekir. Bebekleriniz için 4 dakikada bulgur maması hazırlayabilirsiniz. "dedi.

İşte; yapımı son derece kolay vitamin ve mineral deposu lezzetli bir bulgur maması tarifi:

Bulgur maması:
Hazırlama süresi: 4 dakika
Pişirme süresi: 30 dakika/2 öğün
Malzemeler:
1 bardak köftelik bulgur
3 adet muz
100 gr kereviz
150 gr havuç
1 çay kaşığı zencefil
1 çay kaşığı zerdeçal

Bir tencereye, kabuklarını soyup irice doğradığınız havuç ve kerevizleri koyarak üzerini örtecek kadar su ilave edin. Sebzeleri iyice yumuşayana kadar haşlayın. Daha sonra tel süzgeçten geçirerek püre haline getirin. Muzu rondodan geçirin. Bulguru bir bardak sıcak suda 20 dakika ıslatın. Havuç, kereviz, bulgur ve muzu bir kapta çırpma teli yardımıyla birbirine karıştırın. Zerdeçal ve toz zencefil ekleyerek lezzetlendirin. Ilık veya soğuk olarak servis edin.