sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

RADYASYONUN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ NELERDİR?

Radyasyonun insan sağlığına etkisine değinmeden önce kısaca radyasyonun ne olduğu hakkında bilgi vermekle başlamayı uygun görüyorum.

Radyasyon kısaca parçacıklar halindeki enerji yayılımıdır. U noktadan yola çıkarak eğer ki bir madde içerisindeki nötronların sayısı o atomun içinde bulunan proton sayısının üzerindeyse o madde ışın yayarak parçalanma gerçekleştirmektedir. Bu parçalanmadan kaynaklı ortaya çıkan ışınlar ise gama, beta ve alfa ışınlarıdır. Bu şekilde parçalanma gösteren maddelere de radyoaktif maddeler olarak ifade edilirler.
Doğada kendiliğinden var olan radyasyonlara radon ışınları ve kozmik ışıklar olarak adlandırılırlar. Bu ışınlar soluduğumuz havada, içtiğimiz suda ayak bastığımız toprakta bulunmaktadır. Birde hepinizin de bildiği gibi insanoğlunun bu konuda yaptığı çalışmalar sonucu ortaya çıkan doğal olmayan radyasyon etkisi vardır.

Ve bu iki unsur arasında karşılaştırma yaptığımızda aslına bakarsanız doğal yollardan oluşan radyasyondan çok daha fazla etkilenmekteyiz.

Bu durumda radyasyonun canlı hücrelere etkisi nedir? Sorusuna cevap arayacak olursak,

Radyoaktif maddelerin hücre ile karşılaşması neticesinde ortaya çıkan ısı, uyarma ve iyonizasyon oluşmaktadır. Bu karşılaşma sonucu meydana gelen olaylar sonrasında ise geçici ve kalıcı olarak kimyasal ve biyolojik etkiler ortaya çıkmaktadır. Bu etkiler hücrenin yapısında bulunan RNA, DNA ve su moleküllerine bulaşabilir. Bunun neticesinde ortaya iki çeşit etki çıkmaktadır. Bunlar,

►Doğrudan etkilenme; RNA’larda ya da başka bir değişle makromoleküllerde   görülmektedir. Bu etkiyle birlikte moleküller yapmalarını gereken işlevleri yerine getiremeyebilirler. Fakat burada diğer moleküller devreye girip işlevi tamamlayabilirler. Fakat hücre üzerinde böyle bir anahtar etkisi bulunmadığından çok daha fazla etkilenirler. Bu nedenle DNA çok daha fazla zarar görür. Yani kromozomlarda ve kalıtsal etki barından noktalarda olumsuz sonuçları çok daha bariz olarak ortaya çıkar. Bir sonraki ırkta ciddi bozulmalar, genetik değişiklikler görülebilmektedir. Ki dünya tarihinde radyasyona maruz kalan kişilerin daha sonra dünyaya getirdikleri çocuklarda bunun örneklerine rastlanmıştır. Hatta bu etkiler birkaç kuşak ilerilere kadar gidebilmektedir.

►Dolaylı yoldan etkilenme; Suda bulunan moleküllerin iyonizasyonu ile meydana gelen ve serbest köklerin kimyasal yapıya verdiği zarar olarak tanımlanmaktadır.

Bu etkilenme daha çok tıbbi alanlardan dolayı aldığımız bir etkilenmedir. Ve ne yazınki günümüzde henüz radyasyonun izolasyonu mümkün olmadığından bu zararın önüne geçilememektedir.

Radyasyonun insan sağlığına zararlarını safhalara ayırmak istersek de hücresel düzeyde ve doku ile sistem üzerinde etki olmak üzere iki bölümde incelenmektedir.

►Hücresel Düzeyde Etki: Adından da anlaşılacağı gibi hücreler üzerindeki kırılmalar sonucu ortaya çıkan etkidir.

►Doku ve Sistem Düzeyinde Etki: İkiye ayıracak olursak eğer somatik ve genetik etki olarak kendi içinde ayrılma göstermektedir. Radyasyonun bulaşma oranı arttıkça etkisinde de o oranda artış olmaktadır.

SİNESTEZİ NEDİR?

Kimine göre bir mucize kimine göre bir hastalık olarak tanımlanan sinestezi kelime kökü olarak yunanca birlikte anlamına gelen “Syn” ve algılamak anlamına gelen “aesthe-sis” kelimesinin birleşiminden oluşmaktadır.

Sinestezi birleşmiş duyular veya eş duyum olarak adlandırılabilmektedir. Ve bunun sonucunda duyuların bir arada veya birbirine karışması sonucu olarak ortaya çıkan durum olarak tanımlanmaktadır.
Sinestezi, doğum esnasında beynimizde hayatımız boyunca yeteceğinden çok daha fazla sayıda olan nöron arası bağlantılar normal kişilerde bir süre sonra yok olmaktadır. Fakat sinestezi hastası kişilerde bu bağlantılar yok olmamaktadır.

Bu durumu örneklendirecek olursak mesela bir notayı duyduğunuz esnasında eğer onu bir renkle ilişkilendiriyorsanız ya da ekşi veya tatlı olduğunu düşünüyorsanız kesinlikle sinestezsiksiniz demektir.

Yapılan araştırmalar her yirmi üç kişiden yalnızca birinde bir türü görülebilmektedir. Hastalığın tamamının görülme durumunda olan kişiler ise oldukça nadirdir. Yazımızın başında da söylediğimiz gibi bazılarına göre mucize bazılarına göre hastalık olarak değerlendirilse de sinestezi algı bozukluğu değil algıda gelişmişlik olarak tanımlanması çok daha doğru bir tanımdır.

Sinestezi kişiler genel olarak hayal dünyası oldukça geniş, duygusal, hassas yapılı, ruhsal açıdan kendilerinin bile tanımlayamayacağı oranda karışık bir ruh hali içerisindedir. Bu nedenle bu az sayıda olan sinestezi kişiler sanatla uğraşmaktadır. İşte bu kişilerin sanattaki başarısı da sinestezinin kişi için bir armağan olduğu düşüncesini yaratmıştır.

Sinestezi hastalığını pek çoğumuz Adam Adam Fawer’in ünlü romanı Empati ’de tanıdık. Ve bu kişilerin eğer bu durumu bilinçli olarak kullanırlarsa çok başarılı olacağını göstermiştir.

Birçok şekli olan sinestezinin en yaygın görülen iki hali vardır. Bunların arasında en yaygın olan kişi tarafından her harfin renk olarak belirlenip kodlanması durumudur. Bu tarz sinestezik kişiler tatları, sesleri veya kokuları renk olarak algılayamamaktadırlar. 2 tür ise birincisine göre sesleri, kukuları, tatları bir renge kodlayarak tanımlarlar. Hafızaları diğer gruptakilere oranla çok daha zayıftır. Bu kişilere göre her evin, şehrin, sesin bir rengi bulunmaktadır. Bu özellikteki kişiler çok nadirdir.

Hatta yine farklı bir örnek vermek gerekirse sinestezik kişiler dinledikleri müziği anlatmak için melodisi güzel vs. gibi sözler yerine mavisi güzel sarısı az olmuş şeklinde tanımlama yaparlar.
Birçok sinestezi hastası olan kişi çocukluğun da bu durumun anormalliğinin farkında değildir. Herkesin kendisi gibi olduğu düşünmektedir. Ve bu durumu öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşar.

Çağımızdaki en ünlü sinestezi hastası Daniel Tammetdir. Daha çocukluk yaşlarından itibaren bu özelliğini çok iyi şekilde kullanan Daniel sayıları kodlayarak çok farklı noktalara taşımaktadır. Hatta tüm becerisi sayılarda olmayan Tammet bir hafta içerisinde bir dili konuşabilecek seviyeye gelebilecek kadar öğrenebilmektedir. Öğrenilmesi en zor olarak kabul edilen diller de buna dahildir.

Bunun dışında tarihteki birkaç sinestezik kişilere değinecek olursak, Fizikçi Nikola Tesla , ressam Johann Von Goethe, Ressam Vasilly Kandinsky, İlk senarist besteci Amy Beach, Yazar Vladimir Nabokov örnek olarak verilebilir. İnsanın bu kişilerin adlarını bile duyunca sinestezik olsaydım diyesim geliyor? Siz ne dersiniz.

Ağız kokusu birçok hastalığın habercisi olabilir

Ağız kokusu çoğu zaman hem özel yaşamı hem de sosyal yaşamı olumsuz yönde etkileyen bir problem. Dünyada her dört kişiden birinin şikayet ettiği ağız kokusu ciddi hastalıkların da habercisi olabilir. 

Liv Hospital Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dt. Samiye Çelik, ağız kokusunun üst solunum yolu enfeksiyonları, karaciğer ve böbrek yetmezliği, şeker hastalığı gibi birçok hastalığın habercisi olabileceğini söylüyor.

Üst solunum yolu enfeksiyonu sebeplerden bir tanesi

Kötü ağız kokusu, ağız ve diş sağlığı kadar genel sağlık hakkında da önemli ipuçları verir. Yemeklerden hemen sonra oluşan ve sabah yataktan kalkıldığında hissedilen ağız kokusu fizyolojik bir sorundur. Herhangi bir tedaviye ihtiyaç duymadan ve kendiliğinden geçer. Ancak bunun dışında kalan ağız kokuları birçok hastalığın belirtisi ve sonucu olabilir. Ağız kokusunun sebepleri arasında üst solunum yolu enfeksiyonları, karaciğer ve böbrek yetmezliği, şeker hastalığı gibi birçok hastalık yer alabilir. Bu nedenle ağızda kötü bir koku varsa mutlaka ciddiye alınması gerekir.

Bol bol su için

Ağız kokusunu engellemede ağız hijyenin önemi çok büyüktür. Dişlerin aralarında kalan yiyecekler, diş üzerindeki plaklar ağız kokusuna sebep olur. Ayrıca ağız bakımı kötü kişilerde uzun zaman iyi temizlenmeyen bölgelerde oluşan diş taşları, dişeti rahatsızlıkları, enfeksiyonlar ve çürükler ciddi ağız kokusu yaratır. Tedavi edilmediği takdirde, ciddi ağrı ve huzursuzluğa yol açar. Bu da bireyin hem özel yaşamını hem de sosyal yaşamını olumsuz yönde etkiler.

Rutin diş hekimi kontrollerinin yanı sıra ağız kokusunu önlemek için bol su tüketmek gerekir. Özellikle yaşlandıkça tükürük akışı azalır. Tükürüğün yıkayıcı etkisi azaldığı için bakteri üremesi ve ürünleri artar. Yaşlandıkça hastalıkların ve buna bağlı olarak kullanılan ilaçların artması ağız kuruluğuna sebep olarak kokuyu arttırır.

Çok su içmek onlarca diğer yaranın yanında dilin kurumasını da önleyerek ağızdaki tükürük salgısını artırır, kötü koku ile mücadelede önemli bir silah olur.

Ağız hijyeni sağlarken bunlara dikkat edin

  • Günde en az iki kere düzenli diş fırçalayın.
  • Diş aralarında biriken plak için diş ipi kullanın.
  • Rutin diş hekimi kontrollerini ihmal etmeyin.
  • Eksik dişler ve dolguları tamamlayın.
  • Şekersiz sakız çiğneyin.
  • Şeker ve karbonhidrat tüketimini azaltın.
  • Kahve tüketimini azaltın.
  • Alkol ve sigara kullanmayın.

REFLÜYE İYİ GELEN YİYECEKLER

Sitemizde daha önce reflü hastalığına yer vermiştik. Reflü hastalığı yenilen bazı gıdaların mide asidini aşırı yükseltmesi sonucu oluşan asidin yemek borusuna çıkıp oradan ağıza kadar da gelmesine neden olan ve rahatsızlığı yaşayan kişinin yaşam kalitesinin düşmesine bile neden olabilecek bir hastalıktır.

Bu nedenle yiyeceklerle bu kadar ilişki içerisinde ilerleyen rahatsızlığa yine bazı gıdalar mide asidinin yemek borusuna çıkmasını engelleyen özofagus kasının herhangi bir zorlanmaya girmeden faaliyetini yerine getirmesine yardımcı olmaktadır.
Bu yüzden uzmanlar reflü hastalarına asidi düşük, genel olarak sindirimi kolay gerçekleşen yiyecekleri tavsiye etmektedirler. Tabi burada unutulmaması gereken şey herkesin sindirim sisteminin gıdalara farklı tepkiler verebileceğidir. Ama yine de genel olarak alkol, domates, çikolata, kızartma, hamur işleri, asitli meyveler ve içecekler reflüsü olan kişilerin şikayetlerinin artmasına neden olacaktır.

Ama bu konuda uzmanların en büyük tavsiyesi kişinin kendisine dokunduğu besinlerle ilgili bir liste yapması ve bu gıdalardan mümkün olduğunca uzak durması gerektiğidir.

Yiyeceklerin mide asidini yükselttiğini söylediğimiz reflü hastalığında birtakım yiyecekler bu asidin yükselmesini engellemekle kalmaz sindirimi de kolaylaştırır.

Bu konuda yapılan araştırmalar mide asidinin yemek borusuna geçmesine engel olan özofagus kasını zorlamayan hatta kasın fonksiyonlarının artmasına yardımcı olan besinin bitkisel proteinler sağlayan besinler olduğunu belirtiyorlar. Bu anlamda en zengin ürününde fasulye özellikle siyah olan ve mercimek olduğunun altını çiziyorlar.

Bunun dışında yine lif yönünden zengin gıdalarında mide asidinin salgılanmasını engellediği ve reflü riskini azalttığı bilinen bir durumdur. Bu yüzden de şeftali, armut, elma, muz, çilek ve kavun bu tarz lifli gıdaların başında gelmektedir. Fakat greyfurt, portakal ve mandalina gibi yiyecekler ise lifli olmalarına rağmen reflü hastalarına iyi gelmeyen yiyeceklerdendir.

Son olarak sebzeler de reflü hastalarının korkmadan tüketebilecekleri gıdaların başında gelmektedir. Özellikle lahana bu anlamda reflünün tedavisinde yardımcı olan sebzelerin başında gelmektedir. Fakat bir sebze olmasına rağmen domates bu anlamda riskli bir besindir. Bu yüzden dikkatli tüketmek de hatta çok dokunuyorsa yememek de fayda vardır.

Gelelim mide asidinin yükselmesini engelleyen sindirimi rahatlatan yiyeceklere,

    Muz,
    Lahana,
    Havuç,
    Elma,
    Brokoli,
    Fasulye,
    Patates (kızartma olarak değil),
    Balık,
    Yağsız kıyma,
    Tavuk göğsü tercihen haşlama,
    Soya peyniri,
    Beyaz peynir,
    Yağsız beyaz peynir,
    Yulaf,
    Kepek,
    Ekmek,
    Pirinç esmer veya beyaz,
    Yumurta akı.

Daha öncede söylediğimiz gibi kişiye göre değişkenlik göstermekle birlikte bu saydığımız yiyeceklerin mide asidini yükseltmediği kanıtlanmakla birlikte tamamını içermemektedir. Siz de kendinize göre bu listeyi çoğaltabilirsiniz.

ERKEK VE KADINLARIN ORTAK SORUNU SAÇ DÖKÜLMESİ NEDEN OLUR?

İster kadın olun ister erkek saçlarımızın iyi görünmesi kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan temel unsurlardandır. Bu nedenle saçlarımızın dökülmesi hele ki bunun erken yaşlarda olması birçoğumuzu olumsuz etkilemektedir.

Birçok sebepten dökülen saçlarımızın önemli olan neden döküldüğünü bulmak çözüme ulaştırmak için yapılması gereken ilk şeydir. Uzmanlara göre insanların günde iki yüz tele kadar döktüğü sac normal olarak kabul edilmektedir. Bundan daha fazla dökülmesi ve zamanla kellik durumu oluşuyorsa bir sıkıntı vardır.
Çünkü uzmanlara göre saçın da aynı diğer canlılarda olduğu gibi oluşma, büyüme ve dökülme gibi bir süreci vardır. Yani bir saç çıktıktan sonra bir süre uzamaya devam eder. Bu uzaman aralığı iki yılla sekiz yıl arasında bir sürede değişiklik göstermektedir. Uzama dönemi bitince kendini dinlenmeye bırakan saç bir süre sonrada dökülmeye uğrar.

KADINLARDA VE ERKEKLERDE GÖRÜLEN SAÇ DÖKÜLMESİNİN NEDENLERİ VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ?

Fakat. Saçlarımızda aşırı bir şekilde dökülme ve kellik dediğimiz problem ortaya çıkarsa bunun neden oluştuğunu hangi sebepten ötürü aşırı dökülmenin gerçekleştiğini bulup, tedaviyi ona göre ayarlayıp yapmalıyız.

Gelelim saç dökülmesinin sebeplerine;

I.    Stresten kaynaklı saç dökülmesi: Çağımızın en büyük düşmanı olan stres birçok hastalığa sebebiyet verdiği gibi saçın büyüme aşamasında ki süreci de olumsuz etkileyerek saçın uzama dönemi denilen dönem aralığını kısaltıp direk dinlenme dönemine geçip dökülmesine ve saç uzamasının da azalmasına neden olmaktadır. Birde saçlarındaki bu durumu sorun haline getirmek kişide yaşanan bu olumsuz durumun daha da artmasına neden olmaktadır. O nedenle az stresin vücudumuzu saçımızdan tırnağımıza kadar olumlu etkilenmesini sağlayacak bir durum olduğunu unutmadan hareket edelim.

II.    Beslenme: Beslenme değince belki ne alaka saçlarımızda mı yemek yiyor esprileri dönebilir. Ama evet aslına bakarsanız aynen dediğiniz gibi saçlarımızda biz ne yersek onunla besleniyor. Bu nedenle uzmanlar sağlıksız saçların en büyük sebeplerinden beri yetersiz ve dengesiz beslenme olduğunu belirtiyorlar. Çünkü vücutta bu sebepten oluşan özellikle A vitamini ve demir eksikliği gibi sebepler saçlarda dökülme miktarını arttıran başlıca sebepler arasındadır.

III.    Travma: Kişinin yaşadığı ağır travmatik olaylar kişide bir anda saç dökülmesine ve saçların uzamamasına neden olabilmektedir. Bu durum kişiyi uzun yıllar olumsuz etkileyebilmektedir.

IV.    Hamilelik dönemi: Bu dönemde bazı kadınlarda östrojen dalgalanmaları çok fazla yaşanmaktadır. Buna bağlı olarak da saç dökülmeleri çok fazla yaşanabilmektedir. Ama bu durum geçici bir durumdur. Ve hamilelik sonrasında normale dönecektir.

V.    Kullanılan birtakım ilaçlara bağlı olarak: Ne yazık ki bu kullanılan saç döken ilaçların en başında kanserli kişilere uygulanan kemoterapi ilaçları gelmektedir. Bunun dışında akne için kullanılan ilaçlar, doğum kontrol için kullanılan ilaçlar, anabolik steroidler denilen vücut geliştirmek isteyen kişilerin kullandığı haplarda saç dökülmesine neden olmaktadır. Bununla birlikte uyuşturucu gibi zararlı maddelerde hem genel sağlığımızı hem de saç sağlığımızı etkileyen sebeplerdendir.

VI.    Erkek tipi saç dökülmesi: Saç dökülmesinin ne yazık ki en çok sıkıntı yaratan tipidir. Diğer sebeplerle bir şekilde beslenme alışkanlığının değiştirilmesi, ilaç takviyesi gibi sebeplerle ve sorun sonlandırılarak kısa sürede saç dökülmesinin de sonlanacağı bir durumu içermektedir. Fakat erkek tipi saç dökülmesi hem kadınlarda hem de erkeklerde kellik durumu ile karşı karşıya getirecek bir durumdur. Kişiyi psikolojik olarak olumsuz oldukça etkileyebilecek bir durum yaratan bu saç dökülmesinin uzun süren ve sabır gerektiren bir tedavisi bulunmaktadır.

Erkek tipi saç dökülmesine neden olan en büyük sebep DHT hormonudur, bununla birlikte testosteron ve bazı androjenlerde saç dökülmesinde etkin rol oynamaktadır.

Kimler hangi sporu yapmamalı?

Günümüz yaşam tarzı ve endüstrileşmenin getirdiği çalışma şartları insanları daha hareketsiz bir yaşama doğru yönlendiriyor. Hareketsizliğe bağlı gerek kalp gerekse kas iskelet sistemi hastalıkları yaşam sürelerinin de artmasıyla orantılı olarak artış gösteriyor. 

Bu durumda gerek sağlık personelleri tarafından gerekse sağlık bilinci her gün artan toplum tarafından spor insan sağlığını iyi yönde etkileyecek bir faktör gittikçe olarak popülerleşiyor. Ancak bazı hareketlerin kimi insanlarda sakıncalı olabileceğini unutmamak lazım. Liv Hospital Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Çağatay Öztürk kimlerin hangi sporu yapmaması gerektiğini anlattı.

Spordan önce muayene şart!
Spor konusunda insanların artan isteği, beraberinde spora bağlı rahatsızlarda da artış yaşanmasına neden oluyor. Düzenli olarak spor yapmayı planlayan her yaştaki kişinin öncelikle kalp ve akciğer sistemlerine bir kereye mahsus bile olsa kontrol ettirmesi gerekir. Spor sırasında ortaya çıkacak aşırı efor günlük hayatta normal işleyen sistemi spor sırasında yetersiz hale getirebilir. Bu yapılan genel check up sonrası seçilecek olan spor tipi hastanın ayrıntılı kas iskelet sistemi muayenesi, sporun ne amaçla yapıldığı ve uygulanabilirlik derecesine göre şekillenir.

Bel, boyun problemi olanlar ağırlık kaldırmasın
Ciddi bel ve boyun problemi olanlar ağırlık çalışacakları sporlardan uzak durması gerekir. Omurlar arasındaki disklere normalden fazla yük etkisi sağlayan sporlar omurga sağlığı için sakıncalıdır. Bunlara en güzel örnek ağırlık çalışarak yapılan sporlardır. Günümüzde özellikle genç nüfusta bu sporlar gittikçe popülerleşiyor. Ağırlık kaldırılarak yapılan sporların bilinçsiz veya aşırı yapılması ciddi sakatlıklara yol açabilir. Bu tür sporlar sırt ve bel kaslarına aşırı yüklenme içerdikleri için sırt ve bel kaslarını koruyucu spor veya egzersizlerle kombine edilmelidir. Aksi takdirde çok erken yaşlarda kronik bel ve boyun ağrılarının ortaya çıkması muhtemeldir. Omurga sağlığı için önerilen en etkin sporlar yüzme ve pilatestir. Yer çekimi etkisini ortadan kaldırarak tüm sırt ve bel kaslarını çalıştıran, kondüsyonu artıran bu tür sporların öncelikli olarak tercih edilmesi gerekir.

Kalça, diz, ayak bileği sorunluysa futbol, voleybol, basketboldan uzak durun
Kalça, diz, ayak bileği gibi ağırlık taşıyan eklemlerde daha önceden var olan problemleri olanlar kontakt sporu dediğimiz futbol, basketbol, voleybol gibi spor yaptığında var olan sorunun daha da artmasına neden olacaktır. Ağırlık taşıyan eklemlerde mevcut problemler varsa bu eklemleri zorlayıcı sporlar problemin büyümesine neden olur.

Diz ekleminde sorun varsa koşmak ağrıyı artıracaktır
Diz ekleminde menüsküs problemi olan birinin ısrarla koşu içeren spor yapması ağrı yakınmalarını artıracaktır. Bu tür kişilerin spor programlarını yaparken diz eklemini daha az kullanacakları alanlara yönlendirilmesi gerekir. Bu yönlendirme bilinçli spor hocaları ve sporcu sağlığı alanında uzman ortopedi uzmanları tarafından yapılmalıdır. Hangi sporun hangi eklemi normalden fazla çalıştıracağı önceden değerlendirilip hastaya özel bir spor programı oluşturulmalıdır.

Belde ağrı varsa fitness yerine yüzün, pilates yapın
Bel problemi yaşayan hastanın fitness gibi sporlar yerine yüzme ve pilatese ağırlık vermesi gerekir.

Omuz problemliyse yüzme konusunda ısrarcı olmayın
Ciddi omuz problemleri olan hastaların yapacağı sporda yüzme konusunda ısrar edilmemelidir. Seçilecek sporun uygulanabilir olması ve mutlaka hastanın kas iskelet sistemi sınırlarını zorlayıcı olmaması, bir plan dahilinde olması gerekir. Düzenli yapılan spora mutlaka düzenli ve kontrollü beslenme de eklenmelidir. Yoksa daha sağlıklı olmak için yapılan spor bir şeyleri düzeltirken başka sistemleri bozabilir.

VEBA HASTALIĞI NEDİR? BELİRTİLERİ VE TADAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR?

Diğer bir adı da “Kara ölüm “olan veba hastalığı dünyanın en kötü hastalıkları arasında kabul edilen bulaşıcı bir hastalıktır. Vücuda zarar veren yersinia pestis adlı bakteri yüzünden ortaya çıkan ve birçok çeşidi olan hastalığın genel adına “Veba “denilmektedir.

Hastalık bulaşıcı ve öldürücü olmasının yanı sıra son derece acı verici bir hastalıktır. Ve hastalığın tedavisi için öncelikle hastalığa sebep olan ve vücutta sinsice yayılan mikrobun tespit edilmesi gerekmektedir. Bu tespit edilemezse hastalığın tedavisi mümkün değildir.
Daha öncede bahsettiğim gibi kara ölüm adıyla bilinen hastalık çok eski çağlara kadar dayanmaktadır. Hatta orta çağda 1347 ile 1353 yılları arasında Avrupa’da ortaya çıkmış ve Avrupa nüfusunun büyük bir bölümünün yok olmasına sebep olmuştur. Şöyle ki bu yıllarda 130.000bin kişilik nüfusa sahip Venedik’in hastalık sonrasında nüfusu 70000 bine kadar düşmüştür.

Hastalığın olduğu dönemde Avrupa’da çok fazla fare ölümü olmuş. Ve farelerle temas eden insanların bu hastalığa yakalanıp ölmesi sonucu hastalığın farelerden bulaştığı düşünülüp farelere adeta savaş açılmıştır. Fakat araştırmalar sonucu aslında hastalığa farelerin değil bir pirenin neden olduğu ortaya çıkmış farelerinde bu hastalığın bir kurbanı oldukları tespit edilmiştir. Bu nedenle tarihte fare ölümlerinin başlaması hastalığın ortaya çıkmasının da bir işareti olarak da kabul edilmiştir.

Hastalık kendisini Bubonik, Pnömatik, Septisemik ve Gastro-intestinal adıyla anılan dört şekilde göstermektedir. Ama bunlardan hıyarcıklı veba adıyla da bilinen buponik veba en yaygın olarak görülenidir. Hastalığa sebep olan bakteri vücuda girdikten sonra üç ile sekiz gün arasında kendini göstermeye başlar.

Veba hastalığının en yaygın belirtileri

•    Yüksek ateş,
•    Baş ağrısı,
•    Burun kanaması,
•    Kasık ağrıları,
•    Üşüme duygusu,
•    Halsizlik,
•    Ağızdan kan gelmesi,
•    Deri lekelenmeleri,
•    Bubo olarak bilinen lenf bezi şişmeleridir.

Hastalığın tedavisi

Günümüzde artık tedavisi mümkün olan bir hastalık haline gelen hastalık modern antibiyotiklerle tedavi edilir aşamaya gelmiştir. Gelişmiş ülkelerin çoğunda artık ortadan kalkmış gelişmekte olan ülkelerin ise nerdeyse çoğunda hiç görülmeyen hastalık Afrika ve Asya kıtalarında halen görülmektedir.

Hastalığa neden olan bakteri vücuda ilk girdiği andan itibaren zarar vermeye başlamaktadır. O nedenle hastalığa sebep olan bakterinin neden olduğu belirtile ortaya çıkar çıkmaz hemen doktora başvurulmalıdır. Çevre sürekli temiz tutulmalı hasta olan kişilerden ve hayvanlardan temastan kesinlikle kaçınılmalıdır.

Modern antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Gelişmiş ülkelerin tamamında ve gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda ortadan kaldırılmış olmasına rağmen Asya ve Afrika kıtalarının bazı bölgelerinde hâlen görülebilmektedir.