Biyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PERFÜZYON NEDİR? NE İŞ YAPAR?

Perfüzyon kelimesi Fransızca “perfuse” kelimesinden türemiş olup bir şeyin üstüne tamamen akıtmak, dökmek ve boşaltmak anlamına gelmektedir.

Kısaca anlatmak gerekirse perfüzyon organ, doku ve hücrelerin beslenmesi olarak ifade edilmektedir. Vücudumuzda ki doku ve organlar kanla beslenmektedir. Vücudumuzun kan dolaşım sisteminin merkezi olan kalp ve ona bağlı olan damarlar yardımıyla organ ve dokulara perfüze olarak onların ihtiyaçlarını beslenme, boşaltım ve homeostasi karşılamaktadır. Perfüzyon işlemini yapan kişilere perfüzyonist denmektedir.
Günümüzde kalp ve damar hastalıkları yüzünden yaşanan ölümler ne yazık ki oldukça fazladır. Kalp ve damar rahatsızlıkları yüzünden yapılan ameliyatların büyük bir bölümü kalp- akciğer pompası ile gerçekleştirilmektedir. Perfüzyonistlerin amacı bu ameliyatlar esnasında kullanılan kalp-akciğer pompası ve kalp akciğer desteğini sağlayan cihazların uygulanmasını sağlayarak ameliyata yardımcı olmaktır.

Perfüzyonistlerin bu anlamda kalp-akciğer makinesini kurarak ameliyat esnasında makine kullanımını yaparak kan dolaşımının devamını korumak ve karaciğer nakli esnasında kan dolaşımını sağlayan makine ile diyaliz makinesini hazırlayıp çalışmasını sağlamak gibi özellikler bulunmaktadır. Perfüzyon teknikerinin kendi yapması gereken işlerin dışında ameliyathane ve anestezi hizmetleri idaresi hakkında da bilgi sahibi olması, hasta, hasta yakınları ve öteki sağlık çalışanlarıyla etkili iletişim kurabilmesi çok önemlidir.

Perfüzyonistlerin yaptıkları iş hayati bir önem taşımaktadır. Fakat buna rağmen bir perfüzyonistin görev tanımı maalesef tam anlamıyla tanımlanmamıştır. Bu da ülkemizde ki perfüzyonistlerin en büyük sorunu durumundadır.

Bir ameliyat esnasında ameliyat ekibini,

-Kalp-damar Cerrahisi Departmanı,

-Anestezi Departmanı,

-Perfüzyon Departmanı.

Bu üç departman oluşturmaktadır. Bu üç departmandan ikisinin görev ve tanımı tam olarak ifade edilmesine rağmen perfüzyonistlerin görev tanımı yaptıkları işin önemine rağmen yapılmamıştır.

PERFÜZYONİSTLER OPERASYON SIRASINDA,

•    Kan dolaşımın sağlanması,

•    Kalpten kanın uzaklaştırılıp cerrahların rahat çalışmasını sağlamak,

•    Kanın konsantre edilmesi,

•    Sistematik ısınma ve soğutma sağlanması,

•    Ameliyat esnasında kalbe yardımcı olacak cihazların kullanımı,

•    Miyokard korunması gibi görevleri vardır.

Ameliyat dışında ise herhangi bir müdahale gerekebilecek durumlarda ameliyathanede hazır bulunmak. Ameliyat için gerekli cihazları kullanıma hazır halde tutmak ve herhangi bir ameliyat esnasında yapılan işlemlerin kaydını tutmak da görevleri arasındadır.

SPERMATOGENİK HÜCRELER NEDİR?

Spermatogenik veya germ hücreler, derinliği 4 ile 8 arası hücre arasında değişen ve seminiferöz tübülü döşeyen çok katlı epiteli oluştururlar. Hücreler prolifere olarak tübülün bazalinden lümenine doğru ilerleme gösterirler. Proliferasyon hücreleri lümene doğru iter, lümene en yakın olanlar spermatozoonlara dönüşerek epitelden ayrılarak ve lümen içerisinde serbest hale geçer. Bu olaylar dizisine spermatogenezis adı verilir. Spermatogenezis olarak tanımlanan olay 3 evreye ayrılmıştır.

Bunlar,

•    Spermatid fazı(spermiogenezis): Spermatidlerin olgun sperme dönüştüğü evredir.
•    Spermatogonyal faz: Spermatogoniumun mitoz bölünmeler neticesinde primer spermatosite dönüştüğü evredir.

•    Spermatosit fazı (mayoz): Mayoz evresine giren primer spermatositlerin, kromozomlarını diploid sayıdan haploid sayıya indirgeyerek spermatidleri oluşturduğu evredir. Yetmiş dört gün süren spermatogenezis spermatogoniumlar ile başlayan bu süreç Spermatogoiumlar da Sertoli hücreleri gibi bazal lamina üstüne oturmuştur.

Bu hücreler puberteye kadar görülebilen tek germ yani spermatogenik hücreleridir. Her bir spermatogonium çekirdeğinin içinde  diploid sayıda kromozom bulunmaktadır.  (44 otozom + XY).

   İnsan vücudunda üç tip spermatogonium tarif edilmiştir.

1- Tip A koyu spermatogoniumlar: Bu tip hücreler koyu boyanan ovoid bir çekirdek yapısına sahiplerdir. Reserv hücreler olarak görev yapan bu hücreler bölünmeye uğrayarak spermatogoniumların sayısını korurlar. Bunu yaparken aynı zamanda tip A açık spermatogoniumları oluşturmaktadırlar.

2- Tip A açık spermatogoniumlar: Bu tip hücreler açık boyanan ovoid çekirdek yapısına sahiptirler. Mitotik tip bölünmelerle tip B spermatogoniumları ve diğer tip A açık spermatogoniumları oluşturma görevini üstlenirler.

3- Tip B spermatogoniumlar: Bu tip hücrelerde nükleer membrana yakın bulunan koyu boyanmış kromatin yığınları içeren sferikal çekirdekler bulunmaktadır. Bazı uzmanlar tarafından spermatogoniumların   daha karmaşık olan sınıflandırılmaları yapılmıştır.

Örnek vermek gerekirse, Tip B spermatogoniumlar dört kuşak hücreye dönüştüklerinden bunlar B1, B2, B3, B4 olarak da ifade edilmektedirler. Tip B spermatogoniumlar mitoz bölünme sonucu ortaya çıkan yavru hücrelerin hepsi primer spermatositlere differansiye dönüşürler.

Bu dönüşme esnasında yavru hücreler bazal laminadan lümene doğru uzaklaşıp, yoğunluğu artar ve çekirdek karakterlerinde değişme gösterirler. Primer spermatositler seminiferöz tübül içerisinde görülen en büyük hücrelere germ hücreleridir ve bu hücreler epitelin orta kısmında yer almaktadırlar.

Bu hücrelerden her biri sferikal ya da ovoid olarak adlandırılan yapıya sahiptir. Spermatogenik hücrelerin çekirdekleri sinaptonemal komplekslerin varlığı ile ayırt etmektedir. Primer spermatositlerde görülen hücre bölünmesi tipi mayoz olarak ifade edilen indirgenen bölünmedir. Bu bölünme neticesinde her bir yavru hücre veya sekonder spermatosite 23 kromozom (22 otozom + X veya Y) geçmektedir. Mayoz tipi bölünmede sitokinezis tam değildir ve primer spermatositlerin bölünmesi neticesinde ortaya çıkan sekonder spermatositler bir protoplazmik köprü ile birbirlerine bağlı yapıdadırlar. Birbirine bağlı olan bu iki sekonder spermatosit sonradan tekrar mayotik olarak bölünmeye uğrarlar. Bu bölünme sonucu oluşan dört tane yeni hücre (spermatidler) sitokinezis gene tam olmadığından birbirlerine bağlı haldedirler.

Sekonder spermatositler primer spermatositlerin yarısı kadar bir yapıda olup, lümene daha yakın bulunmaktadırlar. Sekonder spermatositleri spermatidleri oluşturmak üzere çok kısa sürede bölünmeye uğradıklarından seminiferöz tübül kesitlerinde oldukça güç görülebilirler. Burada oluşan bölünme II. mayoz bölünmedir. Burada oluşan her bir spermatidde 23 kromozom bulunmaktadır. Bu bölünme sonucu sekonder spermatositler daha da küçük bir yapıya dönüşürler. Oluşan spermatidler bölünme sonrasın da lümene çok yaklaşırlar. Daha fazla bölünme olmaz ve her bir spermatid differansiyasyon ile spermatozoonlara dönüşmektedirler. Spermatidler arasındaki sitoplazmik devamlılık bir sonraki differansiyasyon için gerekli olan senkronizasyonun ana hattını oluşturabilir.

Spermatidler, oluşmalarının hemen sonrasında sertoli hücrelerinin yüzeyine sıkıca yapışırlar. Bu ortamda spermatidler spermatozoonları oluşturmak üzere başkalaşıma uğrarlar. Spermatozoonlar arasındaki sitoplazmik devamlılık neticesinde kaybolarak hücreler Sertoli hücrelerinden seminiferöz tübül lümenine salınmaktadırlar. Bu olaya spermiasyon yani testise doğru ilerlemek anlamına gelmektedir.

Spermatogoniumdan olgun sperm oluşumu yaklaşık olarak yetmiş dört gün sürdüğü için erkek infertilite tedavisi gibi farmakolojik innervasyonları tedavi etmek amaçlı kullanılan ilaçların sperm üretimine etkisi yaklaşık olarak seksen altı günde gözlenebilmektedir.

BAKTERİLERİN BİYOTEKNOLOJİDE KULLANIM ALANLARI NELERDİR?

Tıp dünyasındaki ve bilim alanındaki günden güne artan gelişmeler bakterilerin biyoteknolojide kullanım alanlarını giderek arttırmaktadır. Özellikle geçtiğimiz on sene içerisinde biyokimya, moleküler biyoloji ve bakteriyolojideki ilerlemeler, bakterilerin anti kanser ajan biçiminde kullanılmasının yanı sıra, kanser önleyici ilaçların verilmesinde kemoterapiye hassas ajan ve gen tedavisi vektör şeklinde kullanılabilecek çok taraflarını ortaya koymuştur.
Bu bölgede bilhassa escherichia coli enzimleri ve genleri beden haricinde etkili olamayan fakat kansere karşı kullanıldığında beden içerisinde çok etkili türlere dönüşebilen ön ilaç uygulamalarında bulunmaktadır.

Bununla birlikte pseudomonas ekzotoksinlerine konjuge edilmiş Il-4, doğruca şeklinde malignant beyin tümörlerine uygulanmış ve normal beyin hücreleri haricindeki hücrelerin ıl-4 reseptörlerine dik afinite ile bağlandığı görülmüş ve bunun sonucunda normal beyin dokusuna zarar vermeden oluşan urun kocaman bir bölümünün tahrip edildiği tespit edilmiştir. Bunun sonuncunda, bazı kanser tiplerinde tedavi amaçlı kullanılan bakteriyel kökenli kanser önleyici ajanlar üst kısmına odaklanmıştır.

Bakterilerin organik maddelere aktarılmasındaki etkisi 19 yüzyılın ortalarına kadar anlaşılamamıştır. Bu nedenle insanoğlu geçmiş çağlardan beri mikroorganizmaları ekmek, peynir, bira, şarap, sirke vb. gıdaların   kapsamında kullanmışlardır. Son yıllarda ise moleküler biyoloji ve biyokimya alanında ortaya çıkan gelişmeler mikroorganizmaların kanser önleyici biçiminde özelliklede kanser rehabilitasyonunun omurgasını meydana getiren kimyasal tedavide kullanımını gündeme getirmiştir.

Kanser gen rehabilitasyonunda onkolitik ajan olan virüslerin vektör şeklinde tüketimi çok iyi biliniyor olmasına rağmen bugüne kadar bakterilerin kanser önleyici yönleriyle ilgili çok fazla araştırma yapılmamıştır.

Yapılan bu anlamdaki araştırmalar ilk olarak 1978 yılında Malignant beyin urları amaçlı bakteriler onkolitik ajan olarak kullanılmaya başlanmıştır. Söz konusu çalışmada herhangi bir sağlık sorunu yaşatmayan clostridium butyricum m55 sporlarının karotid artere enjeksiyonu yapılarak gözlem altına alınmış ve bu gözlem sonucunda kanser rehabilitasyonunda bakteriyel uygulama ve imkanları genişletmiştir. 

Kanser önleyici anlamda mikroorganizmalar

    Tümörün seçici şeklinde tahribi amaçlı bakteriyel toksinler ve genetik şeklinde modifiye edilmiş bakterilerin tüketiminin sağlanması.

    Onkolojik ajan şeklinde patojenik bakterilerin tüketimi.

    Kanser gen tedavisi amaçlı Vibrio cholerae ve Yersinia enterocolitica'nın bakteriyel vektör şeklinde tüketimi sağlanmaktadır.

    Kanser önleyici ilacı mahaline getiren ajanlar şeklinde bakterilerin tüketilmesi.

    Bazı mikrobiyal kökenli enzimlerin kemoterapi sırasında ilaç şeklinde tüketilmesi.

    Kimyasal Tedavi uygulamasında kansere karşı hassas bakterilerin kullanılması,
gibi alanlarda kullanılmaktadır. Ve bu konuda yapılan araştırmalar günden güne artarak devam etmektedir.

BİTKİ KÖK TİPLERİ VE ÖZELLİKLERİ?

Kök, bitkilerin toprağa bağlanmasını, topraktan su ve mineral maddelerin almasını sağlayan organıdır. Bir bitki toprağa ilk olarak ekildiğinde öncelikle kök gelişme göstermektedir. Sonrasında ise diğer organlar gelişme göstermektedir. Kök aynı zamanda bitkinin dik durmasını da sağlayan organdır.
Tohumun toprağa ekilmesinden sonra ortaya çıkan ilk köke ana kök bu kökten çıkan ve yanlara doğru uzanan köklere de yan kök denilmektedir. Ana ve yan kök olarak tanımlanan kökün uç kısmındaki tüysü yapılara emici tüy denmektedir. Kökün uçlarındaki büyüme bölgelerini koruyan yapılara da yüksük adı verilmektedir. Klorofil içermeyen kök hücreleri yerçekimi yününde büyümektedirler.

Bitki kök Çeşitleri

Bitki kökü yapı ve şekline göre ikiye gruba ayrılırlar. Bunlar saçak kök ve kazık kök olarak adlandırılmaktadır.

1.    Saçak Kök
Bitkinin gövdesinden çıkıp hepsinin eşit boyda olan kökler saçak kök olarak tanımlanmaktadır. Bunlara örnek vererek anlatacak olursak, yulaf, arpa, soğan, buğday, mısır gibi bitkileri söyleyebiliriz.

2.    Kazık Kök
Birtakım bitkilerde ana kök kalın ve çok uzun olur. Bununla birlikte yan kökler ise ana köke göre daha ince ve kısa bir yapıdadır. Bu şekilde gelişme gösteren köklere de kazık kök denmektedir. Bu tür köklere örnek olarak papatya, bamya, fasulye, biber, yonca gibi bitkilerin köklerini verebiliriz.

Yukarıda belirttiğim saçak kök ve kazık kök dışında farklı görevleri yerine getiren kök tipleri de bulunmaktadır.

•    Depo kök: Şeker pancarı, turp ve havuç gibi bitkilerde olan kazık kökler aynı zamanda besin depolama özelliğine sahiptir. Bu köklere depo kök denilmektedir.

•    Tutunma kökleri: Bitkinin duvar ve ağaç gibi yüksek noktalara tırmanmasını sağlayan köklere tutunma köklere denmektedir. Bu tip köklere duvar sarmaşığı, sarmaşık gülleri gibi bitkilerde rastlanmaktadır.

•    Destek kökler: Genel olarak uzun boylu bitkilerin devrilmesini engelleyen kökler destek kökleri olarak ifade edilirler. Mısır bitkisinde bu kökleri çok net olarak görürsünüz.

•    Sömürme kökleri: Sömürme kökleri adından da anlaşılacağı gibi bir başka bitki üzerinde parazit olarak yaşamayı sağlayan köklerdir. Bu tip kökü olan bitkilere Çin saçı ve ökse otu örnek olarak verilebilir.

•    Hava kök: Bitkilerin hava almasını sağlayan köklerdir. Bu kökler oksijen anlamında yetersiz bataklık gibi alanlarda yetişen bitkilerde görülmektedir. Bu tür bitkilere örnek olarak deve tabanı verilebilir.

HEMOGRAM 18 PARAMETRE NEDİR?

Hemogram testi ya da diğer adı ile tam kan sayımı tahlili en çok istenilen testlerden biridir. Hepimizin mutlaka dönem dönem bu testi yaptırırız. Fakat sonrasında çıkan test sonuçlarında yazan kısaltmalardan birçoğumuz hiçbir şey anlamayız.

İşte artık zamanla öğrendiğimiz bilgilerden bu neyse yüksek veya düşük ifadelerini kullanır. Lakin yüksek ya da düşük dediğimiz şeyin ne olduğunu doktor açıklamadan bilemeyiz.
Bu yüzden sizler için Hemogram testinde kullanılan kısaltmalar ve anlamlarını kısaca açıklamaya çalıştım.

Hemogram Testi Tahlilindeki Kısaltmaların Anlamları: 

HEMOGRAM   SONUÇ   REFERANS ARALIĞI
WBC                 10.06       3,0 – 12,0
NE                     76,8         35 – 80
RBC                   3,8          3,2 – 6
HGB                   11           10 – 18 
HCT                    33,6        30 – 55
MCHC                32,9         30 – 36
MCH                   29,3         25- 33
MCV                   89,1         78 – 105
LYM                    12,8         15 – 50
RDW                   14,5         9 – 18
PLT                      203         150 – 500
MPV                     9,5           0 – 15

Yukarıdaki gördüğünüz belge eminim ki hepinize tanıdık geldi. İşte bu parametre kısaltmalarının anlamlarını ve kısaca açıklamalarını aşağıda bulabilirsiniz.

MCV (mean corpuscular volume):  Bu kısaltma kanımızdaki oksijen taşıyan hücrelerin ortalama büyüklüğünü ifade eder.  Bu durumda mcv değeri düşükse eritrositler ufak, yüksekse geniştir. Daha açık ifade edersek eğer demir eksikliği durumu söz konusu ise bu durumda mcv düşük çıkar. Fakat eğer sizde B12 eksikliği var ise bu durumda MCV değeriniz yüksek çıkar.

RBC (red blood cells): Alyuvarlarımız yani kırmızı kan hücrelerimize oksijen taşıyan hücrelerin miktarını gösterir. RBC düşük çıkarsa bu durumda ya bir kan kaybı ya da kansızlık söz konusudur.
Bununla birlikte RBC değeri KOAH hastalarında, Bronşit, Astım, polisiyemi ve böbrek hastalığı gibi hastalıkları olanlarda yüksek çıkar. Yine hastalıkların dışında yüksek noktalarda yaşayan kişilerde de bu değer yüksek çıkabilmektedir.

Hb (Hemoglobin): kanımızda bulunan toplam hemoglobin miktarını göstermektedir. Anemi olan kişilerde hemoglobin değeri düşüktür.

MCH: Eritrositlerde bulunan hemoglobin miktarını ifade eder.

MCHC ( Mean Corpuscular Hemoglobin Concentration):  Eritrosit hemoglobin konsantrasyonunun yüzde olarak ifade edilmesidir.

PNL: (Nötrofiller) Bakteriyel enfeksiyonlarda bu değerde artış olur.

Lymphocytes (Lenfositler) : Viral enfeksiyonlar da ve bir takım kronik hastalıklarda değerlerde artış gözlenirken kanınız da  HIV enfeksiyonu yani AIDS mikrobu var ise değerlerde düşüş görülür.

Hct (Hematokrit): Kandaki eritrosit ve hemoglobin miktarının bir ölçüsüdür. Kan kaybı, anemi ve lösemi gibi durumlarda değerler düşükken vücudun ishal olup su kaybettiği zamanlarda veya polisitemi durumlarında ise yükseliş gösterir.

PLT (Platelets): Trombosit değerini ifade eder. Trombositler kanımızda pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerdir.

Eosinophils (Eozinofiller):  Allerji durumlarında ve paraziter hastalıklarda Eosinophils değerinde yükselme görülür.

WBC (White Blood Cells-Leukocytes): Akyuvarlarımız yani beyaz kan hücrelerimizde vücudun savunma ve bağışıklık hücreleri yani lökosit değerlerini göstermektedir. Vücudumuzdaki lökositler herhangi bir iltihaplanma durumunda yükseliş gösterirler. Onun dışında lösemi hastalığında da bu değerler yükselir. Fakat bazı kanser türlerinde, AİDS, bir takım enfeksiyonlarda düşüş göstermektedir.

YARARLI VE ZARARLI MİKROORGANİZMALAR NELERDİR?

Bugün sizlere kısaca yararlı ve zararlı mikroorganizmalardan bahsedeceğim. Ama asıl konumuza geçmeden önce mikroorganizmanın ne olduğuna değinmek istiyorum.

Mikroorganizma, sadece mikroskopla görülebilecek kadar küçük olan organizmalara verilen addır. Çıplak gözle görülemeyen bu mikroorganizmalar daha bilinen adları ile mikroplara verilen genel ifadedir.
Mikroorganizmalar ya da bizim daha çok bildiğimiz adlarıyla mikroplar iki kısma ayrılmaktadırlar.

•    Hücresel yapıda olanlar: Mantarlar, bakteriler ve protestler olarak açıklanabilir.

•    Hücresel yapıda olmayanlar: Viroidler, Virüsler ve prionlar olarak belirtilebilir.

Mikroorganizmalar çoğunlukla tek hücreli canlılardır. Fakat bununla birlikte çok hücreli olanları da vardır. Ama asıl mikroorganizmalar küfler, mantarlar, bakteriler, mayalar, protozoa ve alglerdir. Bu tip mikroorganizmalar tek bir hücreden çıkıp koloni şeklinde çoğalırlar. Yoğurtta ve ekmek üstündeki küfler, reçellerimizin üstündeki mayalar, vücudumuzda oluşan çıbanlar ve iltihaplı sivilceler bu koloni yapıdaki mikroorganizmalardır.

GELELİM ASIL KONUMUZ OLAN YARARLI VE ZARARLI MİKROORGAMİZMALAR NELERDİR SORUSUNUN CEVABINA,

Aslına bakarsanız soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, yediğimiz yemeklerde yani aklınıza gelen her yerde bu ancak mikroskopla görülebileceğini söylediğimiz organizmalar bulunmaktadır. Ama işte bu mikroorganizmaların bir kısmı bağırsaklarımızda B ve K vitamini oluşmasında rol oynayan ayran, yoğurt, sirke yapımın da ekmek mayasında kullanılan yararlı kabul edilenler olduğu gibi hasta olmamıza neden olan zararlı olarak tanımlanan mikroorganizmalar vardır.

Bu zararlı olarak kabul edilen mikroorganizmalar sağlığımızı ciddi anlamda tehdit derler. Hepatit A, Hepatit B, tifo, çocuk felci, AİDS, kolera, amipli dizanteri, verem, Kızamık, uçuk ve grip hastalıkların sebebi bu zararlı mikroorganizmalar yani başka bir deyişle mikroplardır.

Bugün pek çok ürünün elde edilmesinde yukarıda belirttiğimiz yararlı olan mikroorganizmalara başvurulmaktadır. Örnek vermek gerekirse, kefir, kımız, yoğurt, boza, sirke, tüm alkollü içecekler, ekmek mayası, süt ve süt ürünleri gibi ürünler bu mikroorganizmalar sayesinde elde ettiğimiz başlıca ürünler arasındandır. Ayrıca yine biyolojik gübreler de bu şekilde elde edilmektedirler.

Bugün sizlere kısaca mikroorganizma nedir? Yararlı ve zararlı mikroorganizmalar nelerdir? Konularını kısaca anlatmaya çalıştım. Dilerim yeterince faydalı olmuşumdur.

HAYVAN HÜCRE MODELİ YAPIMI BİYOLOJİ PERFORMANS ÖDEVİ

Bugün siz sevgili öğrenciler için biyoloji ödeviniz olan hayvan hücre modeli yapımı için nasıl yapacağınızı kısaca anlatmaya çalışacağım. Eminim ki anlatacaklarımdan yola çıkarak bu ödevi kolayca yapacaksınız. Şimdi gelelim bu ödevi nasıl yapacağınıza. Bunun için öncelikle birtakım malzemeler ihtiyacımız var.
İhtiyacımız olan malzemeler,

•    Strafor
•    Maket bıçağı
•    Derz dolgu malzemesi
•    Silikon
•    Sticker
•    Guaj boya
•    Lehim makinesi
•    Kürdan
•    Fırça

Bütün bu malzemeleri herhangi bir hırdavatçıdan ve kırtasiyeden kolaylıkla bulabilirsiniz.

Şimdi gelelim nasıl yapacağınıza,

İlk başta aldığımız straforları maket bıçağını kullanarak yuvarlak bir biçimde keserek hücremizin boyutuna göre üst üste koyarak yerleştiriyoruz. İyi bir hücre boyutu için yedi veya sekiz kat yeterli olacaktır. Ardından kestiğimiz straforları silikon yardımıyla güzelce yapıştırıyoruz. Straforları yapıştırırken silikonu fazla sürüp taşırmamaya özen göstermenizde fayda vardır.

Straforlar yapıştığından emin olduktan sonra hayvan hücre modelini straforun üzerine güzelce çiziyoruz. Dilerseniz bunun için daha önce bir fon kağıdına çizip onun üstünden geçerek strafora geçmesini sağlayabilirsiniz. Daha sonra bu çizdiğiniz hücre resmini maket bıçağı yardımıyla yuvarlak bir top ya da bir küre olacak biçimde şekil vererek dikkatlice kesiyoruz. Yuvarlak olan kesmek zor olabilir. Bu nedenle aldığımız lehim makinesini kullanıp eriterek yaparsanız çok daha iyi görünmesini sağlayabilirsiniz.

Ardından çizdiğiniz hayvan hücre yapısının resimlerinde göreceğiniz hücre yapısının içini daha iyi gösterebilmek için yatay ve dikey bir kesit olarak kesip çıkan parçayı atıyoruz. Daha sonra artan strafor parçalarını kullanarak hücre organalleri olarak adlandırılan yapıları yapıp silikonu kullanarak hücrenin içine güzelce ve çıkmayacak şekilde yapıştırıyoruz.

Bu işlemler bittikten sonra aldığımız derz dolgu malzemesini derin bir kap içerisinde su yardımı ile karıştırıyoruz. Burada dikkat etmemiz gereken hazırladığımız karışım çok cıvık olamayacak. Çünkü, cıvık olduğu takdirde sürmemiz zorlaşacaktır. Hazırladığımız dolgu maddesini strafordan hazırladığımız hücre yapısı modeli üzerine adeta boyama yapar gibi sürüp kuruması için bırakıyoruz. Kurumasını beklerken aldığınız stickerların üzerine hücrenin organellerinin adlarını yazarak kürdanların üzerine yapıştırabilirsiniz. Bu arada zamandan da tasarruf etmiş olursunuz.

Hazırladığımız hayvan hücre modeli kuruduktan sonra adeta alçı ile sıvanmış bir hal alıp sert bir yapıya bürünmüş olacaktır. Bu şekilde kuruduktan sonra aldığınız guaj boyaların yardımıyla bu tabi ki tamamen size kalmış ama kalırsa boyamanız hayvan hücre modelini daha iyi göstereceğini düşündüğümüz için boyamanızı tavsiye ediyorum. Boyayanlar boyama işlemi bitip boya kuruduktan sonra daha önce kürdanların üzerine takarak hazırladığınız stickerlerı hücre organellerinin üzerine takarak hayvan hücre modelini anlatan maketinizi tamamlamış olursunuz.

Maketi hazırlarken kuruma işlemlerinin bitmesini bekleyip bir sonraki işleme ondan sonra geçmenizde yarar vardır.