Çocuk Sağlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuk Sağlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şiddet gören çocuk fazlasını uyguluyor!

Hayatı ebeveynleriyle kurdukları ilişkiden öğrenen çocuklar, ev içinde öğrendiği şiddeti ev dışında uyguluyor. Teknoloji ile maruz kalınan şiddete de dikkat çeken uzmanlar, şiddete maruz kalan ya da tanık olan çocuklarda ileriki yıllarda depresyon, kişilik bozukluğu, uyuşturucu kullanımı ve kaygı bozukluğu gibi sorunlar görüldüğünü söylüyor.

Aile içindeki şiddete maruz kalan ya da tanık olan çocukl
ar da şiddete yönleniyor. Üsküdar Üniversitesi NPISTANBUL Hastanesi'nden Uzman Psikolog Aziz Görkem Çetin, aile içi şiddetin başrolünde olan erkeğin kendisinin de aile içi şiddet ortamına maruz kaldığını belirterek, “Şiddete maruz kalan bir çocuk şiddete yönelik eğilim gösterir” dedi.

Şiddet gören çocuk, daha fazlasını çevresine gösteriyor
Aile içinde çocuklara yönelik şiddet ile kadına yönelik şiddet arasında ciddi bir ilişki Çetin, şunları söylüyor:

“Bir aile içinde şiddet varsa büyük olasılıkla çocuk da şiddet görmektedir. Pek çok anne, çocuğundan şiddeti gizlediğini düşünür ancak çocuklar şiddete fiziken tanık olmasalar da seslerden ve şiddetin beden üzerinde yarattığı izlerden görür.”

Şiddeti yaşayan çocukların aynı şiddeti hatta daha fazlasını çevresindekilere uyguladığına da işaret eden Çetin, “Bu çocukların aile dışında şiddet uyguladıklarını görüyoruz. Özellikle akranlarına zorbalık uygulamaya eğiliminin diğer çocuklara kıyasla daha fazla olduğu görülüyor” diyor.

Şiddet, psikolojik sorunları getiriyor!
Dayak ve baskıya maruz kalan çocuklarda ileriki yıllarda depresyon, kişilik bozukluğu, uyuşturucu kullanımı ve kaygı bozukluğu gibi sorunların ortaya çıktığını da belirtiyor.

Çocukların aile içi şiddeti yaşamasalar bile şiddete teknoloji sayesinde tanıklık ettiklerine değinen Uzman Psikolog Aziz Görkem Çetin, ebeveynlerin günümüz koşullarında çocuklarını şiddetten korumalarının oldukça güç bir duruma geldiğini de dile getiriyor.

Ebeveyn kendini kontrol etmeli
Yapılan araştırmaların anne veya babanın öfke gösteren çocukları disiplin etmede zorlandıklarını gösterdiğini aktaran Çetin, “Bu zorlanma nedeni ile de agresif davranışlar çıkabiliyor ve bu da amaca hizmet etmiyor. O yüzden bir ebeveynin öfkesinin farkında olması kendisini kontrol etmesi için başlangıç değeri taşıyor” diye konuşuyor.

Çocukların dürtülerinin gösterdiği yola doğru gittiğini ve amaçlarının anne- babalarını zorlamak ya da kızdırmak olmadığını ifade eden Uzman Psikolog Aziz Görkem Çetin'in ebeveynlere şu önerilerde bulunuyor:

“Bir ebeveyn olarak önce çocukların haz anlamında hareket ettiklerini anlamalıyız. Bu yüzden çocuğa odaklanmak yerine davranışa odaklanmak ve davranışın yanlış olduğunu ona söylemek gerekiyor. Yanlış olduğunu düşündüğümüz davranışı açıklayarak ve öfke göstermeyerek izah etmeliyiz. Örneğin; ‘ödevini yapmadığın için sen sorumsuz birisin’ yerine 'senin daha iyi bilgi kazanman için sana verilen görevleri yapmalısın’ tarzında açıklayıcı bir söylem daha iyi olacaktır.”

Bu belirtiler varsa şiddete maruz kalmış olabilir!
Korku
Sık irkilme
Kaygı
Altını ıslatma
Dil gelişiminde gerileme
Uyku düzeninde bozulma
Uykuda kâbus görme
Agresif davranışlar
İntihar eğilimleri
Bedensel yakınmalar (Baş ağrısı, mide bulantısı vb.)
Okulda başarısızlık
Özgüven eksikliği
Arkadaş ilişkilerinde problemler
İçe kapanma
Konsantrasyon sorunları

10 yaş sonrası dil öğrenmek neden zorlaşıyor?

Dil öğrenmenin doğuştan gelen bir yetenek olduğunu belirten sinirbilimci Prof. Dr. Sinan Canan, “Yabancı bir dil, konuşarak ve dinleyerek öğrenilir. Bizim eğitim sistemimiz sadece sınav geçmeye odaklı olduğu için dil öğrenemiyoruz. Yabancı dili öğrenmek için çok ciddi bir duygusal istek yaratmanız, meraklı olmanız ve bol bol kullanmanız lazım” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sinan Canan, dil öğrenmenin doğuştan gelen bir yetenek olduğunu belirterek, “Özellikle 7 yaşına kadar kişi kaç dil öğrenirse onları ana dili gibi kullanabiliyor. 7-10 yaşından sonra ise yeni dili beyin tercüme usulüyle öğreniyor ve ancak 3-4 sene kullanırsa akıcılık kazanıyor” dedi.

Dil konuşarak ve dinleyerek öğrenilir

Toplum olarak yabancı dili algılayışımızda ciddi bir sıkıntı olduğunu da belirten Prof. Dr. Sinan Canan, dil öğrenmek için büyük bir istek duyulması ve çaba harcanması gerektiğinin altını çizdi. Türkiye'de dil eğitiminin sınavlara yönelik olduğunu ve bu nedenle çoğunluğun o dili konuşamadığını kaydeden Prof. Dr. Sinan Canan, yabancı dili öğrenmenin en etkili yolunun konuşmak ve dinlemek olduğunu belirterek, şunları söyledi:

“Dil öğrenmek için öncelikle o dili kullanmaya ihtiyaç duymamız lazım. Bu koşulların sağlanması lazım ki biz ancak o şekilde öğrenelim. Çok ciddi bir duygusal istek yaratmamız lazım. İnsanımız ezberinden birtakım cümleler arayıp İngilizce bildiğini ispat etmeye çalışıyor. Oysa biz dili böyle kullanmıyoruz. Bir sunum yaparken nasıl gerekli kelimeleri arka arkaya dizerek bir meram anlatmaya çalışıyoruz, yabancı dil konuşurken de aslında bunu yapıyoruz. Bunun için de kafanızın içerisinde üretebileceğiniz kadar üretken bir dile ihtiyacınız var. Dolayısıyla dil eğitimi aslında iletişimle konuşarak ve dinleyerek yapılması gereken bir eğitim biçimi. Okulun dışında İngilizce öğrenmiş kişilerden bir tanesiyim. Kendi hayatımda meraklı olduğum için, gerekli olduğu için bir şekilde dili dışarda öğrendim. Kendi İngilizce derslerimde hep yüksek not aldığım için İngilizce hocalarım beni çalışkan sanırlardı oysa biz dili dışarıdan öğrenerek o sınavları verebiliyorduk. Dili dışardan öğrenenler de benzer yöntemleri kullanıyorlar, örneğin yabancı arkadaş edinen kişiler o dili öğreniyorlar.”

Önce konuşmayı sonra grameri öğretmek lazım

Yabancı dil öğrenmede sistemin ve ailelerin yapacakları şeylerin farklı olduğunu belirten Canan, “Yabancı dil eğitim sistemini ciddi bir şekilde elden geçirmemiz lazım. Bunu bazı güzel örnekleri bazı okulların hazırlık sınıfında uygulanmaya çalışılıyor. Dili bol miktarda konuşarak pratik üzerinden öğretme ve belli bir aşama geçirdikten sonra yani insanlar sözlü iletişim kurmayı becerebildikten sonra gerekirse yazılı gramer kurallarının öğretildiği sistemler var. Bunlar gerçekten işe yarayan sistemler ve insanlar sadece bir sınavı geçmek için değil, hayatlarını yeni bir dilin eşliğinde idame ettirmek için bu dili öğrenebiliyorlar ve hayatlarında kullanabiliyorlar” diye konuştu.

Evde antrenman yapılmalı

Ailelerin ve eğitimcilerin özellikle gençlere yabancı dilin sınav için öğrenilen bir şey olmadığını, günümüzde vazgeçilmez bir beceri olduğunu kavratmaları gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sinan Canan, ebeveynlere şu tavsiyelerde bulundu:

“Eğer biz bunu yapamazsak ne kadar iyi bir sistem koyarsak koyalım bu çocuklarımız dil öğrenemeyecek. Dil öğrenebilenler dil konuşabilenler bunu bir şekilde isteyenler oluyor. Gerçekten istekli olanlar okuldaki sistemin olumsuzluklarına rağmen bunu gayet rahat öğrenebiliyorlar. Benim ailelere tavsiyem yabancı dil öğrenilene kadar evde en önemli antrenman hususlarından bir tanesine dönüştürülsün. Bilmeyen anne babalar da öğrenmeye çalışsınlar, bu arada çocuklarına da motivasyon versinler çünkü özellikle genç yaşlarda otomatik olarak dil öğrenebilen bir sisteme sahibiz.”

Konuşma merkezinde sorun yoksa birkaç dil öğrenilebilir

Herkesin farklı ama belli bir öğrenme hızı olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Eğer bir ana dil konuşabiliyorsanız yani konuşma merkezlerinizde bir sorun yoksa gayet rahat yeni bir dil öğrenebilirsiniz hatta istediğiniz birkaç dili bile öğrenebilirsiniz. Bu konuda hiçbir sorun yok. Beynimizin duygusal bir yazılımı var, biz duygusal olarak bir şeye önem göstermediğimizde beynimiz onunla ilgilenmez, zihnimiz onunla uğraşmaz, odaklanmaz ve onunla ilgili bilgileri kaydetmez. Dolayısıyla biz yabancı dilin önemli bir şey olduğunu gerçekten biliyorsak, bunu içselleştirmişsek öğrenebiliriz. Bugün İngilizce öğrenmek için sınırsız kaynak var. İnternet önemli fırsatlar sunuyor. Yurt dışından edinebildiğiniz yabancı arkadaşla sınırsız konuşabilme imkânınız var. Sadece ve sadece bunu yapmak gerekiyor. ‘Bu benim önemli bir eksikliğim’ bilinci oluştuktan sonra tek iş makul düzeyde zaman ayırmaya bakıyor. İngilizce konferans ya da film izleyen çoğu insan o dili rahat konuşamadığından şikâyet ediyor çünkü ağzımızla tekrar etmediğimiz bir şeyi beynimiz çok da kolay öğrenemiyor. Dolayısıyla biraz da konuşma pratiği bu işin içine girdiği zaman günlük hayatımızda işlerimizi rahatlıkla görebilecek temel İngilizce'yi öğrendiğimiz gibi, birçok sınavda da başarı elde etmemizi sağlayacak alt yapıyı kurmuş olacağız.”

Eğlenceli bir aktiviteye dönüştürülmeli

Milli Eğitim Bakanlığı'nın erken dönemde yabancı dil eğitimi konusundaki çalışmalarına da değinen Prof. Dr. Sinan Canan, “Bakanlığın bu konudaki farkındalığını çok önemli buluyorum. Tabii ki mucize bir çözüm hemen bulunabilecek bir şey değil ama bunun farkında olmamız gelecek için çok ümit verici. Yabancı dil öğrenmek artık ekstra ya da lüks bir beceri değil, 'olmazsa olmaz’. Ben öğrencilerimize mümkünse ikinci bir yabancı dil öğrenmelerini yani üç dilli bir insan olmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü bu rekabet dünyasında, bu hızlı bilgi dünyasında özellikle bilim dilinin bugün İngilizce olduğunu düşünürsek yaygın konuşulduğunu düşünürsek insan hayatında çok büyük bir eksiklik. Önemli bir potansiyelimizi kullanmamızın da önünde büyük bir engel. Bence bu konuda ciddi çalışan birçok insan var, akademisyenler olsun, bu işin eğitimini verenler olsun onların toplandığı sık sık yapılacak çalıştaylar ve fikir alışverişleri ile hızlı bir şekilde güzel bir sistem oturtabiliriz. İlkokuldan itibaren elimizde müthiş bir fırsat var. Gereksiz pek çok şeyle vakit harcayabiliyoruz. Yabancı dili eğlenceli, çocukların katılarak ve öğrenmek isteyebilecekleri bir aktiviteye dönüştürecek birkaç sihirli formülü kullanarak çok rahat gerçekleştirebiliriz” dedi.

Çocuğunuzun depresyonda olduğunu nasıl anlarsınız?

Çocuğunuz bir anda arkadaşlarından uzaklaşmaya, daha az uyumaya, kilo kaybetmeye ve hatta ölümden sık söz etmeye başlıyorsa, belki de hiç aklınıza gelmeyecek bir sorunla yüzleşmek zorunda kalabilirsiniz. Çocukluk çağı depresyonu adı verilen bu rahatsızlık, 0-18 ay arasındaki anne-bebek ilişkisinden bile kaynaklanabiliyor.

Çocuklarda görülen ani davranış değişikliklerini sadece çocuk olmalarıyla açıklamak doğru bir yöntem değil. Günümüzdeki çok sayıda çocuk hayatta ilk adımlarını büyük bir güvensizlikle atıyor. Peki çocukluk çağı depresyonu nedir? Çocuğunuzun depresyonda olduğunu nasıl anlarsınız? Bu tip durumlarda anne ve babalara ne gibi görevler düşüyor? Bu ve buna benzer tüm merak edilen soruların yanıtlarını İstinye Üniversite Hastanesi'nden Psikolog Duygu Başak Gürtekin veriyor:

ANNE-ÇOCUK İLİŞKİSİ TEMEL BELİRLEYİCİ
Dünyaya gelirken her birimiz çevreyi algılamak ve etkileşime girmek için temel bazı yetilerle donatılmış bir şekilde geliriz. Aslında bu donanım bebeğin henüz birkaç haftalıkken dahi yüz yüze etkileşime olan ihtiyacına ve bu ihtiyacının özellikle ebeveyn ile ilişkisindeki yerinin önemine işaret eder. Gelişimine devam eden bir bebek, erken çocukluk ve çocukluk dönemlerinde bağlanma, uyumlanma ve etkileşim ihtiyacı ile büyür. Bu etkileşimler sırasında anne ile bebek arasındaki ilişki çocuğun ilk bakım verenleri ve ebeveynleri ile kurduğu güvenli temas, çocuğun en önemli duygusal ihtiyaçlarına dair temel taşlarını oluşturmada çok önemli bir rol oynar. Çocuğun gelişimsel sürecinde anne ile arasında oluşması beklenen bu temel bağ, çocuğun dış dünyaya karşı güven duygusunun oluşmasında da oldukça büyük bir yere sahiptir. Bu bağın ve beraberinde temel güven duygusunun gelişmediği durumlarda çocuğun beklenen seyirdeki duygu durum tablosu değişime uğrar. Çocuğun gelişimsel dönemlerine göre gözlemlendiğinde, beklenmeyen duygu durum değişimlerinin olması ve beraberinde iletişim problemleri, olumsuz davranışlar, depresif ruh hali gibi görünür belirtiler yaşanması bize çocukluk çağı depresyonunu işaret eder.

HANGİ BELİRTİLERLE ORTAYA ÇIKAR?
Çocukluk çağı depresyonunun temel belirtileri gelişimsel dönemlere göre farklılık göstermekle beraber genel hatları ile şu şekilde özetlenebilir; çocuğun sosyal hayattan, çevresinden, arkadaşlarından ve ailesinden belirgin şekilde uzaklaşması, iştah ve kilo kaybı yaşaması, uyku probleminin ortaya çıkması, sürekli yorgun hissetmesi ve oynamaya dahi ilgisinin azalması, akademik başarısında düşüş, ölümden sık sık bahsetmeye başlaması, stres ve üzüntüye bağlı gelişen baş ve mide ağrısı gibi fiziksel semptomlar. Dikkat edilmesi gereken diğer noktalar ise; daha önce hoşlandığı şeyleri yapmaya dair isteğinin belirgin şekilde kaybolması, gelişimsel sürece bağlı kazanılan yetilerin kaybolması, umutsuzluk, çaresizlik ve mutsuzluk gibi duyguların ön plana çıkması, bunların beraberinde gelen ağlama krizleri, nedeni bilinmeyen öfkelenme ve etrafa zarar vermeği isteğidir. Fakat bu belirtilerin her çocukta farklı şekillerde görülebilme olasılığını unutmamamız ve yolunda gitmeyen şeyler olduğunu gözlemlediğimiz anda bir uzmana danışmamız gerekir.

DEPRESYON ÇOCUKLUK DÖNEMLERİNDE FARKLI BELİRTİLER GÖSTERİR
Depresyon tıpkı erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da her yaşta ve farklı gelişimsel dönemlerde meydana gelebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar özellikle 0-18 ay süresince oluşan anne – bebek ilişkini takiben çok farklı semptomların görülebileceği yönünde bulgular sunmaktadır. Çocukluk çağı depresyonu 4 yaşında bir çocukta farklı belirtilerle gözlemlenirken, 15 yaşında bir ergende çok farklı belirtilerle kendini gösterebilir. Bu noktada tanı koyabilmeyi ve belirtileri gözlemlemeyi kolaylaştırmak adına bulguları 3 farklı gelişimsel dönem olarak ayırmak mümkündür. Bunlar okul öncesi (0-6 yaş), okul çağı (6-12 yaş) ve ergenlik dönemi (12-18 yaş) olarak adlandırılabilir. Bu evreler arasındaki belirleyici farklılıklara bakıldığında özellikle okul öncesi dönemi bebeklikten itibaren ele almak gerekir. Bebeklik depresyonu diye de adlandırılan anne ile bebek arasında gelişmekte olan bağın herhangi bir nedenle uğradığı duygusal kayıp, bebekte huzursuzluk, beslenme bozuklukları, aşırı ağlama ve diğer fiziksel semptomlar olarak karşımıza çıkabilir. Daha sonra erken çocukluk olarak adlandırdığımız dönemde en belirgin belirtiler ilgisizlik, üzüntülü ruh hali, iştah ve kilo kaybı, uyku bozuklukları olarak özetlenebilir.

ERGENLİK DÖNEMİNDE ÇOCUĞUNUZLA İLETİŞİM KURUN
Okul çağında olan bir çocuğa dair düşünüldüğünde, hem çocuğun kendisinden hem de ailesinden bilgi almak çok önemlidir. Özellikle ailede yaşananların çocuklar üzerinde doğrudan etki ettiği ve sistemik olarak etkisi altında kalınan konuların bazen umutsuzluk ve üzüntü hissinin aşırı yoğunluğu ile intihar düşüncelerine doğru evrildiği gözlemlenebilir. Bu nedenle bu dönemde hem ailenin hem de çocuğun kendisinin vereceği bilgilerin dikkatle dinlenilmesi, çocuğun okul, sosyal ve aile yaşamının bilinmesi çok önemlidir. Son olarak, ergenlik dönemindeki depresyonun diğer gelişimsel dönemlerden farklı olarak daha riskli olabileceği ve yetişkin depresyonuna benzer özellikler taşıyabileceği unutulmamalıdır. Ergenlikte sıklıkla karşımıza çıkan tablolar, alkol ve madde kullanımı veya risk barındıran faktörlerin olduğu durumlardır. Bunların beraberinde şiddeti yükselebilecek olan depresif mood ve davranış bozukluklarının dikkatle gözlemlenmesi ve en kısa sürede ele alınması gerekir. Bu dönemde depresyona, kaygı bozuklukları ve uyum problemleri sıklıkla eşlik edebilir. Her bir gelişimsel dönemde çocuklarımızı dinlemeye ve anlamaya açık bir şekilde iletişim kurmak bu konuda en önemli koruyucu faktörlerden biridir, bu nedenle çocuklarımızla kurduğumuz ilişkinin kalitesi her yaşta çok değerli ve çok önemlidir.

EBEVEYNLERDEKİ DEPRESYON ÇOCUKLARI DA ETKİLİYOR
Aile aslında küçük bir sistemdir, bu açıdan bakıldığında iç içe geçmiş bir şekilde dönen çarkların sadece birinde yaşanan küçük bir aksaklıkta dahi bütün sistemin etkilendiği örneğini vermek yerinde olacaktır. Elbette erişkin depresyonu yaşayan ebeveynlerin hem davranışsal hem de ilişkisel problemlerinin evin içerisinde görünmez kılınması mümkün değildir. Bu konuda hem genetik yatkınlık hem de yapılan araştırmalarda elde edilen sonuçlar bize, anne ve babada depresyon deneyimi olduğu bilinen ailelerin çocuklarında, depresyon görülme oranın yüzde 50 olduğunu söylüyor. Biyolojik, sosyal ve psikolojik faktörlerin beraberinde gelişen depresyon aile içerisindeki tek bir bireyde görüldüğünde dahi, sonrasında diğer üyeler üzerinde de iz bırakan bir noktaya ulaşabiliyor. Bu nedenle durumu değerlendiren uzmanın aile görüşmeleri yapması ve konuyu sistemik bir yaklaşımla ele alması depresyon tedavisi ve sonrasında önemli bir rol oynamaktadır.

HANGİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ UYGULANABİLİR?
Aslında depresyonun şiddetine ve türüne göre pek çok farklı yöntemle tedavi uygulanabilir. Bu süreçte en çok dikkat edilmesi gereken husus etik duyarlılıkla hizmet verebilecek doğru uzmanlarla çalışılmasıdır. Bu tedaviler, etkinlik düzeyi ve etki alanı açısından danışanın bulunduğu yaş grubu ile özel olarak çalışan çocuk-ergen psikiyatristi, uzman klinik Psikolog ve Pedagog desteği ile bütüncül bir bakış açısı ile yürütülmelidir. Depresyonun şiddeti ve deneyimlenirken çocuğun yaşadığı özel durumlar göz önünde bulundurularak pek çok farklı yöntemle tedavi kolaylıkla sonuç verebilir. Hastanemizde de bu konuda post-modern psikoterapi ekolleri arasında sayabileceğimiz pek çok farklı tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Özellikle bu konuda çocuklarla çalışırken; sanat terapisi, kısa süreli çözüm odaklı terapi, oyun terapisi ve aile terapisi hizmetlerinden yararlanmakta fayda vardır. Çocuk–ergen grubuyla çalışırken sürece adaptasyon ve ailenin tedavi süreci dışında kalmadan eşlik edebilme hali sonuç alabilmek adına oldukça önemlidir. Çocuğun/ergenin terapi sürecine dair motivasyonu uygulanan tedavi yöntemlerine bağlı olarak belirgin düzeyde farklılık gösterebilir. Bu nedenle değerlendirme görüşmelerinin derinlikli yapılması, çocukla doğru iletişimin kurulması onu tanımak ve onun için en uygun sistemle çalışmak bu alandaki uzmanlar olarak en temel sorumluluklarımızdan biridir. Klinik tedavide, çocuk grubunda ilaçlı desteğini ikinci planda tutarak, önce ilişkisel bir desteğin sunulması, bu süreçte doğru bir değerlendirme ve ailenin katılımı ile yeterli bilginin toplanması çok önemlidir. Tedavi sürecinin ilaç desteği gerektirdiği durumlarda çocuk alanında uzman bir psikiyatrist tarafından destek alınması ve terapi süreci ile ilaç takibinin destekleyici şekilde sürdürülmesi, bu konuda izlenebilecek en doğru yol olarak görülmektedir.

Çocuğunuz Hastalanmadan Önleminizi Alın

Her yıl havaların soğumaya başlamasıyla çocuklarda görülen hastalıklar artıyor. Ateş, burun akıntısı, hırıltılı öksürük, halsizlik, iştahsızlık gibi şikayetler çocukların günlük yaşantısını olumsuz etkiliyor. Özellikle okul döneminde olan çocuklarda grip gibi sürekli görülen üst solunum yolu hastalıklarının yanı sıra, mide ve bağırsak enfeksiyonlarıyla da sık karşılaşılıyor. 

Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü'nden Uz. Dr. Erkan Uçlar, soğuk havalarda çocuk sağlığını korumanın yolları hakkında bilgi verdi.

Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi önemli

Sağlıklı bağışıklık sistemi için en önemli anahtarlar, düzenli uyuma, dengeli beslenme ve yeterli sıvı alımının sağlanmasıdır. Demir, multivitamin, çinko, D vitamini eksikliği tespit edildiği durumlarda tedavi edilmesi çok önemlidir. İştahsız ve sağlıksız beslenen çocukların alamadığı vitamin ve mineraller zaman zaman multivitamin içeren şuruplarla giderilmelidir. Ihlamur, ekinezya gibi bitki çayları, taze sıkılmış meyve suları, pekmez ve bal gibi besinlerin özellikle kış aylarında tüketilmesine özen gösterilmelidir.

Çocuklarda sık görülen kış hastalıkları;

Nezle: Burun akıntısı ve tıkanıklığı, hapşırma, boğazda kaşıntı hissi, hafif dereceli ateş ve eklem ağrısı ile kendini belli eder. Kuru öksürük ile seyreden, antibiyotik gerektirmeyen hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonudur.

Grip: Yüksek ateşle başlayıp takiben şiddetli eklem, kas ağrıları, baş ve boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı ve tıkanıklığı şikayetleriyle ortaya çıkar. Farenjit, sinüzit, zatürre, bronşit gibi ciddi hastalıklara yol açabileceği için tedavi edilmesi önemlidir.

Farenjit- Tonsillit: Bademciklerin ve boğaz dokusunda meydana gelen bir hastalıktır. Yutma güçlüğü, yüksek ateş, boğaz ağrısı, baş ağrısı ve kusma, karın ağrısı gibi belirtiler vermektedir. Hastalıkta beta mikrobu belirlenirse mutlaka antibiyotik tedavisine başlanmalı ve bu tedavi 10 gün sürdürülmelidir.

Zatürre: Daha çok kış mevsiminde görülen akciğer dokusunun tek veya iki taraflı enfeksiyonudur. Soluk almada güçlük, yüksek ateş, şiddetli öksürük, koyu kıvamlı balgam çıkartma gibi şikayetlere sebep olabilir. Hastalığın şiddeti artabilir hatta hayati tehlikeye kadar neden olabilir. Küçük çocuklarda, yaşlılarda ve kronik bir hastalığı bulunan kişilerde daha ağır seyredebilir.

Bronşit: Özellikle 3 yaş altında nefes darlığı ve öksürük, hışıltılı solunum, hafif ateş, burun akıntısı ile kendini gösterir. Komplikasyon olarak pnömoniye ve ağır solunum sıkıntısına sebep olabilir. Bu nedenle tedavisi ihmal edilmemelidir.

Sinüzit: Yüz kemikleri arasında bulunan sinüs boşluklarındaki doku enfeksiyonudur: Sıklıkla soğuk algınlığını takip eden sürekli burun akıntısı, sabah öksürükleri ve giderek artan baş ağrısı- ile ateş gibi şikayetlere sebep olur.

Rotavirüs ishali: Rotavirüslerin neden olduğu kış aylarında en sık görülen kusma, ishal ve ateş ile seyreden bağırsak enfeksiyonudur.

Hastalıklardan korunmak için;

Çocuklara dengeli beslenme ve düzenli uyuma alışkanlığı kazandırılmalı
Çocukların yaşına uygun aşılamaları tamamlanmalı, gerekli ise grip aşısı yaptırılmalı
Sigara dumanı ve kirli havalı ortamlardan çocuklar uzak tutulmalı
Ev ve okullardaki klima bakımları düzenli yaptırılmalı
El yıkama alışkanlığı kazandırılmalı
Bebeklerin yatarak beslenmesi ve ağızda biberonla uyuması engellenmeli
Anne sütüyle beslenme özendirilmeli

Üç boyutlu oyuncaklarla oynayan çocuklar

Üç boyutlu oyuncaklarla oynayan çocuklar daha zeki
Oyuncak, çocukların geleceğini etkiliyor. Onun için ailelerin, çocuklarına oyuncak alırken iyi düşünmesi gerekiyor.

Üç boyutlu maketlerle çocukların kendi planlarını yapma ve uygulama imkanı bulacağını söyleyen Pal Eğitici Oyun ve Oyuncak Akıl Oyunları Uzmanı Osman Metin, eğitim ve kariyer hayatını da başarılı kıldığını dile getiriyor.

Üç boyutlu maket ve oyuncaklarla çocukların edilgen değil, etkin olacağını dile getirirken Osman Metin,
“Farkındalığın gelişmesi önemli bir adım. Çocukların duyduğu ya da izlediği şeylerin farkına varması geleceklerini şekillendiriyor. Üç boyutlu maketler çocukların genel kültürlerini, el becerileri ve üretkenliklerini de geliştiriyor. Bu eserler dünyaya mal olmalarındaki güzelliklerinin yanında kendilerine has bir hikâyelerinin olması ve geçmiş yaşamdan orijinal örnekler olması bakımından çok önemli konumdalar. Eyfel kulesinin ismi neden Eiffel, Taç Mahal’i kim yapmış, özgürlük heykelini Amerika’ya hangi ülke hediye etti, Ayasofya’nın tarihi, Galata kulesini kimler yaptı. Bu soruların cevaplarını çocuklar üç boyutlu maketleri yaparak öğreniyorlar. Çocukların dış dünyayı algılaması ve onu sorgulaması adına bu maketler çok önemli.“ diyor.

Üç boyutlu oyuncakların çocuğun kendini dinlemesi ve tanıması adına güzel bir fırsat sunduğunu belirten Metin, çocuk parçaları tamamlarken kendini tanıdığını, eksik ve gelişmiş yönlerini keşfettiğine vurgu yapıyor.

Metin, "Özellikle zor parçaların yerleştirilmesinde kendini daha da zorlayarak kabiliyetlerinin gelişimini sağlıyor. Bazı durumlarda etrafından yardım almasının yolu açılıyor. Yaptıkları bu şaheserlerin maketlerini evlerinin değişik köşelerine de koyarak kendilerine olan özgüvenlerini de arttırıyor. Ebeveynler bu tür çalışmalarda çocuğun kendi başına yapmalarına izin vermeli ve aşamaları takip ederek ara ara çocuğa yardım etmelidirler.”

Çocukların kendisini duyacağı, plan yapacağı, karar vereceği bir ortamda bırakmak gerektiğini belirten Metin sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her maket bir proje. Parçaların birleştirilerek eser yapılana kadar geçen süreçte bir proje çalışması vardır. Çocuk öncelikle bir hedefle karşılaşmakta, hedefi gerçekleştirmek için bir planlama yapılması gerekiyor. Bu planın aşama aşama yapılması gerektiğini öğreniyor. Parçaları doğru kullanma, sıralama yapma, plana uyma gibi konular kişilik gelişiminde okul hayatına ve sosyal hayata uymada önemli bir eğitim modelidir.

Bu tür projelerde çocukların başarma duygusu ortaya çıkacaktır. Başarmanın verdiği mutlulukla kendine güvenen bireyler yetişecektir. Özellikle seviyeyi çok zorlamadan başarıyla tanışmaları onları pozitif insan yapacaktır. Yapılan her çalışma başka çalışmalara karşı da yeni bir istek oluşturacaktır. Çalışmayı seven çocukların durağanlığa sevk edilmesi okul başarısını olumsuz etkilemektedir. Okul hayatında aktif katılımın geliştirilmesi ve eğitimin çocukların etrafında geliştirilmesi gerekir. Her makette yeni bir başarı duygusu gelişecek, çocuğun aktif rol almaya yönelik isteğini geliştirecektir.

Çocuğunuzda bu belirtiler varsa beyin tümörü olabilir

Beyin tümörleri nadir gibi gözükse de, çocukluk çağının lösemiden sonra en sık rastlanan kanser çeşididir. Neden oluştuğu tam olarak bilinmeyen beyin tümörleri, tedavi edilmediği takdirde çocuklarda kalıcı hasarlara ve hayati tehlikeye neden olabiliyor.

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ersin Erdoğan, çocuklarda beyin tümörlerinin belirtileri, teşhis ve tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler verdi.

BAŞ AĞRISI, BULANTI, KUSMA…
“Beyin ve omurilik tümörlerine ait belirtiler zamanla ortaya çıkıp gittikçe kötüleşeceği gibi, bir anda nöbet şeklinde de ortaya çıkabilirler.

Beynin herhangi bir bölümündeki tümör kafatası içindeki, kafa içi basıncı olarak bilinen, basıncın yükselmesine sebep olabilir. Bu durum tümörün büyümesi, beyinde şişme ya da beyin omuriliği sıvısının akışındaki bir tıkanıklığa bağlı olarak ortaya çıkmış olabilir. Kafa içi basıncının yükselmesi şu genel belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olur:

Baş ağrısı, bulantı, kusma, şaşı ya da bulanık görme, denge problemleri, davranış değişiklikleri, ataklar, uyuşukluk ve hatta komaya girme.

Gittikçe daha da kötüleşen baş ağrıları genelde beyin tümörlerinin varlığında sıkça görülen bir durumdur ama bütün beyin tümörleri baş ağrısına sebep olmaz ve baş ağrılarının çoğunun sebebi tümörler değildir.

ÇOCUĞUNUZ NÖBET GEÇİRDİYSE
Bazı çocuklarda, nöbet geçirme beyin tümörünün varlığının ilk belirtisidir. Çocuklardaki nöbetlerin çoğu, beyin tümörleri yüzünden meydana gelmez ama çocuğunuz bir nöbet geçirmişse, çocuğunuzun doktoru, size onu beyin ve sinir sistemi problemleri konusunda uzman bir nöroloğa götürmenizi tavsiye edebilir. Bu sayede nöbetin bir beyin tümöründen mi yoksa başka ciddi bir hastalıktan dolayı mı gerçekleştiğinden emin olabilirsiniz.

Yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan beyin tümörlerinin diğer belirtileri de sinirlilik, iştah kaybı, gelişme geriliği ve zihinsel ve fiziksel becerilerde gerilemedir. Bu belirtilerden duyduğu rahatsızlığı dile getiremeyecek kadar küçük çocuklarda, ebeveynler çocuğun kafa ölçüsünde bir büyüme olduğunu, hatta bazen de kafatasının ön kısmında yumuşak şişkin noktaların olduğunu fark edebilirler. Bunun ortaya çıkma sebebiyse, kafatasındaki kemiklerin hala birleşmemiş olması ve tümörden kaynaklı basınç artışının bu kemikleri birbirinden ayıracak şekilde ittiriyor olmasıdır.

OKULDA BAŞARISIZLIK, KİŞİLİK DEĞİŞİKLİĞİ
Okul yaşındaki çocuklarda görülen diğer tümör belirtileri düşük okul başarısı, yorgunluk ve kişilik değişiklikleri olabilir .

Çocuk müsaade ederse bazen doktorlar çocuğun gözlerinin içine bakarak kafa içi basıncının artmış olup olmadığını görme sinirinin şişmesinden anlayabilirler.

BU RAHATSIZLIKLAR KAYBOLMUYOR DAHA DA KÖTÜLEŞİYORSA…
Beyin ve omurilik tümörleri genelde meydana geldikleri vücut bölümünün ilgili fonksiyonlarıyla ilgili sıkıntılara sebep olurlar. Örneğin:

Hareketleri ve duyuları kontrol eden ve beynin büyük, dış kısmındaki serebrum denilen bölgedeki tümörler, vücudun bir bölümünde, genellikle de bir tarafta, güçsüzlük ya da uyuşukluğa sebep olabilirler.

Dil ve konuşma yetisinden sorumlu olan serebrumun içinde ya da yakınında oluşan tümörler konuşmada ve hatta kelimeleri anlamada sıkıntılara sebep olabilir.

Serebrumun ön kısmındaki tümörler bazen kişinin düşünmesini, kişilik yapısını ve dil becerilerini etkileyebilir.

Beynin bazal gangliya olarak bilinen bölümünde oluşan tümörler tipik olarak kişide anormal hareketler ve vücut pozisyonlarının oluşmasına sebep olur.

Vücudun denge ve koordinasyonundan sorumlu organlardan biri olan beyincikte oluşan tümörler, yürümede ve diğer fonksiyonlarda ve hatta yemek yemede dahi sıkıntılara sebep olabilir.

Serebrumun arka kısmında, hipofiz bezi etrafında, görme sinirleri ya da diğer kafatası sinirlerinin etrafında oluşan sinirler görmeyle ilgili problemlere sebep olabilirler.

Kafatası sinirlerinin içinde ya da etrafındaki tümörler işitme kaybı, denge problemleri, bazı yüz kaslarında güçsüzlük ve yutkunmada zorlanma gibi sorunlara sebep olabilir.

Omurilikteki tümörler uyuşma, güçsüzlük ya da kollar ve/ya da bacaklarda (genelde vücudun her iki tarafında da) koordinasyon bozukluğuna ayrıca idrar tutma ve bağırsak problemlerine sebep olabilir.”

Bir ya da daha fazla belirtinin çocuğunuzda görülmesinin, onda mutlaka bir beyin ya da omurilik tümörü olduğu anlamına gelmeyeceğini belirten Prof. Dr. Ersin Erdoğan, yine de çocuğunuzda bu belirtilerden herhangi birisi varsa, özellikle de bu rahatsızlıklar zaman içinde kaybolmuyor ya da daha da kötü hale geliyorsa, bu problemlerin sebebinin bulunması ve tedavisi için çocuğunuzu mutlaka doktoruna göstermeniz gerektiğini sözlerine ekledi.

BEŞ YAŞ ALTI (OKUL ÖNCESİ) ÇOCUKLARDAKİ BELİRTİLER

Devamlı ve dirençli kusmalar
Anormal denge/yürüme/koordinasyon
Anormal göz hareketleri
Kişilik değişmeleri özellikle uykuya meyil
Bayılma ya da nöbet geçirme (Ateş olmadan havale)
Eğik boyun, baş titremesi ya da ense sertliği gibi anormal baş pozisyonu

5-11 YAŞ ARASI ÇOCUKLARDAKİ BELİRTİLER

Devamlı ve dirençli kusmalar
Devamlı ve dirençli baş ağrıları
Anormal denge/yürüme/koordinasyon
Anormal göz hareketleri
Kısmi görememe ya da çift görmek
Kişilik değişmeleri
Bayılma ya da nöbet geçirme
Eğik boyun, baş titremesi ya da ense sertliği gibi anormal baş pozisyonu

12-18 YAŞ ARASI GENÇLERDEKİ BELİRTİLER

Devamlı ve dirençli kusmalar
Devamlı ve dirençli baş ağrıları
Anormal denge/yürüme/koordinasyon
Anormal göz hareketleri
Kısmi görememe ya da çift görmek
Kişilik değişmeleri
Bayılma yada nöbet geçirme
Gecikmiş ya da durmuş ergenlik


Kızamık

Kızamık

Daha ziyade 3-10 yaşları arasında görülen bulaşıcı bir hastalıktır. Tıp dilinde morbilli denilen bu hastalığın nedeni, bir çeşit virüstür. Kızamıklı hastanın tükürük damlacıkları aracılığı ile sağlamlara da bulaşır.


Bu nedenle, kızamık lekeleri kaybolduktan sonraki 10 gün içinde de hastayı, sağlıklı kimselerle görüştürmemek gerekir.

Hastalık mikrop alındıktan sonra 10 gün içinde orataya çıkar. Hastanın gözleri kızarır, burnu akar, hapşırır, öksürür. Ateş yükselir. Baş ağrılarından şikayet eder. Kuvvetli ışıktan rahatsız olur.

Bu belirtilerden aşağı yukarı 4 gün sonra küçük kırmızı ufak lekeler görülmeye başlar. Bunlar grup halindedir. Bu dönemde dudaklarda kuruluk ve dilde paslanma dikkati çeker.

Bir süre sonra da kızamık lekeleri yüzün her tarafına, boyuna, göğse, kollara, karına, ve bacaklara yayılır. Bu dönem 3-4 gün devam eder. Sonra ateş yavaş yavaş ya da birdenbire düşerek belirtiler kaybolur.

Hastanın odası güneş görmeli ve çok temiz olmalıdır. Oda ısısı 18-20 derece arasında tutulmalı, günde en az iki kere havalandırılmalı ve hastanın üşütmemesi için azami dikkat gösterilmelidir. Ayrıca, hastanın ağız, burun ve beden temizliğine özen gösterilmelidir.

Bunlara dikkat edilmediği takdirde hastalık, zatürree, bronkopnömoni, zatülcenp, ortakulak iltihabı veya ensafalit gibi tehlikeli hastalıklara neden olabilir.

Kızamık geçirenler, bağışıklık kazanıp bir daha kızamık olmazlar. Ayrıca çocuklara 2 yaşında yaptırılacak kızamık aşısı da bağışıklık sağlar.