efsane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
efsane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ARAKHNE EFSANESİ (Örümceğe Dönüşen Genç Kız)

İzmir'in 40 kilometre güneyindeki Kolophon (yeni adıyla Değirmendere) Kenti'nde güzeller
güzeli bir kız yaşamaktadır. Dokumacılıkta, örgüde, iplik bükmede üstüne yoktur. Öyle güzel iş işler, kilimler dokur ki, onun yaptıklarını görmek için göllerden, dağlardan, ormanlardan periler akın eder, insanlar, kilim tezgâhındaki kızın başından ayrılmaz. Onu gergefinin başında görenler, gözlerini becerikli parmaklarından, ortaya çıkardığı benzersiz nakıştan ayıramazlar. Ona, “Örmeyi Tanrıça Athena'dan mı öğrendin?” diye sorarlar. Kız, bu türden sorulara kızar ve Athena'yla boy ölçüşebileceğini söylermiş.

Bir ölümlünün bu denli büyüklenmesi, Athena'nın canını sıkar. Yaşlı bir kadın kılığına girip ona tanrılarla boy ölçüşmekten kaçınmasını öğütler. Athena, el işlerinin tanrıçasıdır. Ölümlüler, iş işlemeyi ondan öğrenmiştir. Ama kız, hiç oralı olmaz. Tanrıça'yla yarışmaya hazır olduğunu söyler.

Athena, kimliğini açıklar ve gergef başında yarışmaya başlarlar. Gergef bitince Athena bakar ki kızın nakışı kusursuz, kendininkinden daha güzel… Öfkeyle gergefi parçalar, nakışı yırtar.
Kız, üzüntüsünden kendisini asar. Ama Athena'nın öfkesi geçmemiştir. Kızın ölmesine izin vermez ve yaşadığı sürece tozlu köşelerde ağ örsün diye kızı örümceğe dönüştürür. O (Arakhne), ağ örecek, ama insanlar da her gördükleri yerde ağını bozacak, Arakhne de yeniden işe koyulup yeniden örecektir. Yaşamı böylesine yararsız bir uğraşla tükenip gidecektir.


Gerçekten de Kolophon (Değirmendere), Antik Çağ'da Miletos'la birlikte dokumacılığı ve yünleriyle ünlüdür. Akdeniz ve Karadeniz'de kolonileri vardır. Kadın giyimi, bu kentlerde biçimlenir. Girit'te yapılan kazılarda, Girit Miletosu'nda bu efsaneyi canlandıran mühür ve sikkeler bulunmuştur. Daha sonra bu kentlerin önemini yitirmesi, Athena'nın kıskançlığına bağlanmıştır.

SÜLEYMAN SEBA KİMDİR

                                                   ( 5 Nisan 1926-13 Ağustos 2014)
Süleyman Seba, 5 Nisan 1926'da Sakarya'nın Hendek ilçesinde dünyaya geldi. İlkokulu Sakarya'da okuduktan sonra İstanbul'a gelen Süleyman Seba, lise eğitimine, Kabataş Erkek Lisesi'nde başladı. Bir süre sonra, Kabataş Lisesi'nin futbol takımına girmesiyle, futbol yaşantısındaki ilk adımı atmış oldu. Son derece yetenekli olan genç oyuncuyu Beşiktaş'lı yöneticilerin keşfetmesi uzun sürmedi. 1943 yılında Beşiktaş genç takımına çağırıldı. Beşiktaş'ta da kaliteli futbolunu devam ettiren Süleyman Seba, o yıl genç takımın şampiyon olmasında büyük rol oynadı. Kısa süre sonra başarılı futbolu ödüllendirildi ve Beşiktaş genç takımı kaptanlık pazubandının sahibi oldu.
Süleyman Seba 1945 yılında, Beşiktaş A takımına alındı. 1946'da Kabataş Erkek Lise'sinden mezun olan Süleyman Seba, babasının isteği üzerine Mimar Sinan Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Fransız Filolojisi Bölümü'ne kaydını yaptırdı. Süleyman Seba‘nın1947 yılında İnönü Stadyumu'nun açılış maçında İsveç'in AIK takımına attığı gol, bu stadyumda bir Türk futbolcusunun attığı ilk gol olarak tarihe geçti. 1950 yılında Beşiktaş Futbol takımının Amerika'ya davet edilmesiyle, babasını üzmek pahasına, okulunu bırakarak, çok sevdiği Beşiktaş'la bir ay süreyle Amerika'ya gitti.
1954 yılında menisküs geçirip futbolu bırakmak zorunda kalana kadar, 8 sene Beşiktaş forması altında ter döktü ve 44 gol kaydetti. Süleyman Seba 1957 yılında Beşiktaş Jimnastik Kulübü'ne üye oldu ve Beşiktaş'ta idareci olarak görevi böylece başlamış oldu Süleyman Seba'nın. İlk kez 1963 yılında Selahattin Akel'in sonraları sırasıyla; 1964'te Hakkı Yeten, 1968'de Talat Asal, 1970'de Ağası Şen ve 1977'de Gazi Akınal'ın oluşturdukları listelerde yönetim kurulunda yönetici olarak görev yaptı.
1980'li yıllarda Milli İstihbarat Teşkilatı İstanbul Müdürlüğü yaptığı dönemde, Beşiktaş'ın kötü gidişini gördü ve çok sevdiği Beşiktaş için bu görevi bıraktı. 1 Nisan 1984'de Mehmet Üstünkaya ile girdiği başkanlık yarışını kazandı ve 16 yıl sürecek başkanlık görevine başlamış oldu. Başkanlığı süresinde Beşiktaş Futbol takımı; 5 Lig Şampiyonluğu, 4 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 Başbakanlık Kupası ve 6 TSYD kupası kazandı. Sportif başarıların dışında Beşiktaş Jimnastik Kulübü'ne birçok tesis kazandırdı. Bunlardan bazıları Akaretler Kulüp Binası, Fulya Stadı ve kamp tesisleri, BJK Plaza, Yeşilköy, Pendik ve Çilekli tesisleri oldu. Süleyman Seba döneminde, BJK Koleji kuruldu ve BJK İnönü Stadı 49 yıllığına kiralandı.
DAİMA BİRLEŞTİRİCİ BİR GÜÇTÜ
13 Şubat 2000 tarihinde BJK Mali ve Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmayla başkanlık görevine veda etti. Beşiktaş'a yıllarca başarıyla hizmet eden Süleyman Seba'ya “Onursal Başkanlık” unvanı verildi ve camianın daima birleştirici gücü olarak görüldü.

TANRI GÖZÜ MAĞARASI

Bulgaristan’da uzunluğu bir kilometreyi aşan yaklaşık 70 mağara bulunuyor. Bunların bir kısmının tam olmasa da altyapısı yapılmış ve elektrikle ışıklandırılmış. İki tanesi varki bunların içine doğal güneş ışığı  girmektedir. Prohodna ve Devetaki mağaraları, ülkedeki doğa turizminin gözdesi olup, ulusal çapta korunma altına alınmış.
Mağaralar, yer altı dünyasının bile ne kadar güzelliklerle donatıldığını gösteren doğa harikalarıdır. Yeryüzünün metrelerce altında milyonlarca yıl oluşan tünel ve labirentler, dere ve şelâleler masal ve efsanelere konu olmuştur. Mağara keşifçileri, ülkede yaklaşık 6 bin mağarıyı tespit etmiş ve incelemiş. Doğal olarak ışıklandırılmış mağara olarak bilinen Devetaki ve Prohodna mağaraları uluslararası düzeyde ilgi çekiyor.
Devetaki Mağarası (Devetaşka Peştera),  Bulgaristan’daki en büyük mağaralardan biri. Toplam uzunluğu 2,5 kilometre, yüksekliği 60 metreye ulaşıyor. Genel alanı ise 20 bin metre kare. Loveç’e 15 kilometre yakınlığındaki Devetaki köyü etrafında yer alan doğa harikası, 1921 yılında keşfedilir. Burada neolit döneme ait ilginç bulgulara rastlanılmış. Mağaranın içinde yeşil bitki örtüsü ve kayaların oluşturduğu dev manzara insanı hayret içinde bırakıyor. Yeşillikler tabi ki mağaranın üstünde yer alan 7 çukur sayesinde hayat buluyor. Mağara, eskiden askeri bir depo olarak kullanıldığı için 1989’a kadar yasak bölge ilan edilmiş. İçeride petrol muhafazası yapılmış. Bugün bile petrollün saklandığı dairesel beton temeller görülebiliyor. Her ne kadar uçan daire şakaları yerli olsa da bunlar sadece yakıt muhafazası için yapılan temellerdir. Yine eskiden mağaranın devlet rezervinden iyi bir gıda deposu olarak kullanıldığı biliniyor. Girişteki eski kulübe de bekçinin durduğu bir yapıt gibi göze çarpıyor.  Kayaların bazılarında yan yana iki girişin sonradan açıldığı, çıplak gözle belli oluyor. Burada kısa bir koridorun ardından art arda iki büyük salon yer alıyor. Salonlarda da silah gibi askeri techizat barındırıldığı söyleniyor.
Devetaki Mağarası, 1996 yılında Korunmuş yer olarak ilan edildi. Bu bölgede bulunan birçok mağaradan en büyüğünü teşkil ediyor Devetaki. İlk kez Nikopol (Niğbolu) Sancağı sicillerinde adı geçen Devetaki, adını birleşen 9 köyden  aldığı kaydediliyor. 1479 yılında Osmanlı’daki adı timar olarak geçen köyde 22 ailenin yaşadığı yazılı.
Devlet rezervine erzak, Osım nehri üzerinde bulunan köprü sayesinde araçlarla yapılıyormuş. Bugün bu köprü kullanılamaz halde. Bu yüzden mağaraya bir kilometrelik bir mesafeden geçen asfalt yola arabayı park edip, yaya olarak gidilebiliyor. Devetaki’de Bulgaristan’daki en büyük mağara salonu bulunuyor.
Uzunluğu tam 360 metre. Burada kolaylıkla bir stadyum yapılabilecek alan var. Girişi yarı elips şeklinde olan mağarının yüksekliği 35 metre olup, birkaç adım sonra büyük bir salona ev sahipliği yapıyor. Tavandaki kayalarda bulunan oyuklar sayesinde doğal olarak ışıklandırılmış olan yapının içinde,  ışığın dokunduğu her yerde muhteşem bir nebâtat sofrasını önüne seriyor. İnsanda muazzam bir büyüklük hissi bırakıyor. Oyuğun en büyüğü ortalama 50 metre çapa sahip. Burada ışık giren kısmına herkes girebiliyor. Çocuklara özellikle ders niyetiyle gezdirilmesinde fayda var. Daha sonra derenin aktığı karanlık kısmına ise özel donanım gerekiyor. Mağarının karanlık olan galerilerinde birçok şelâle ve su kaynakları bulunduğu için buradan ancak şişme botla geçilebiliyor.
Burada çok eski çağlara ait insan yaşam izlerine rastlanılıyor. 1989’dan önce gizli bir obje olan mağaraya şimdi 1 Haziran – 31 Temmuz tarihleri arasında giriş yasaklanıyor. Bu dönem zarfında mağara yarasaların üreme dönemine denk geliyor ve bunun için en ufak bir insan müdahalesi nesillerinin devamını risk altında tutuyor.
“Tanrının gözleri”nde tırmanma ve bungee
Üzerindeki delikler sayesinde doğal olarak ışıklandırılmış diğer bir mağarada Prohodna’dır. Lukovit yakınlarındaki Karlukovo köyü çıkışında bulunuyor.  Burası sadece mağara meraklıları için değil, aynı zamanda tırmanma ve bungee jumpiing (yüksekten iple atlama) yapmak için de adrenalin tutkunları tarafından kullanılıyor. Karlukovo-Lukovit yolundan yaklaşık bir kilometrelik mesafeden sonra ulaşılıyor girişine. Burası Avrupa’daki en uzun mağara tüneli (262 metre).Zaten Prohodna’nın uzunluğu da o kadar. Kanatimizce ilk okul öğrencilerine coğrafya dersine uygunluk arzediyor, çünkü Bulgaristan’da hiç bir mağara bu kadar kolay ulaşılabir ve gezilebilir seviyede değil.
Mağara aynı zamanda Avrupa’daki en yüksek girişe sahip (45 metre). Prohodna’nın en önemli özelliği, tam mağaranın ortasındaki tavan kayaların oluşturduğu  dev oyuklardır. Bunlara halk dilinde “Tanrı’nın gözleri” olarak da hitap ediliyor, çünkü ideal insan gözü izlenimi veriyor. Gözlerden sürekli aşağıya doğru damlalar akıyor. Bu da kendi başına halk tarafında bir çok efsanenin tasvir edilmesine sebeb olmuş.

AMAZON NEHİR YUNUSU (PEMBE YUNUS) HAKKINDA

Amazon Nehir Yunusu bilimsel adı ile Inia geoffrensis Amazon ve Orinoco nehirlerinde yaşamaktadır. Pembe Yunuslar okyanusda yaşayan yunuslar ile sadece uzaktan akrabadır. Aile olarak farklı ailelere aittirler. Okyanus Yunusları Delphinidae  Pembe Yunuslar ise Platanistoidea ailesine aittir. Türlerin uzaktan akraba olmaları ise bilimsel olarak kanıtlanmasa da tahminlere göre 15 milyon yıl önce Pasifik Okyanusundan ya da 2 ila 5 milyon yıl önce Atlantik okyanusundan girmiş olabilirler.
Günümüzde ticari balıkçılık ve gelişen insan popülasyonu nedeni ile  Güney Amerika  tropikal yağmur ormanlarının tahrip olması bölgede ki bir çok endemik tür gibi Pembe Yunusları da tehlike altına sokmaktadır. Bölgede avlanan balıkçılar için ticari bir değeri olmamasına rağmen kendi av balıklarını ve malzemelerini korumak için öldürüldükleri bilinmektedir.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen yağmur ormanlarına ulaşmanın zorluğu nedeniyle popülasyon araştırmaları tam olarak yapılamadıysa da Amazon nehir yunusu popülasyonunun onbinlere ulaştığı sanılmaktadır.
 
Sosyal Alışkanlıkları
Amazon nehrinde yaşayan bu sevimli yunusları insanlar dışında herhangi bir tehdit edebilecek bir canlı olmadığı için büyük gruplar halinde yaşamak zorunda değiller.
Pembe yunuslar Amazonun yüksek su sezonunda tek başlarına avlanıp beslenme stratejileri uygulamaktadırlar. Diğer zamanlarda dominant bir erkek yönetiminde 5 ila 8’li gruplar halinde bulunmaktadırlar.
Fiziksel Özellikleri

Boyut: 2,5 ila 3 metre
Ağırlık :  90 ila 150 kilogram
Erkekler genellikle daha büyüktür.
Üreme: Aralık ile Şubat ayları arasında çiftleşmektedirler ve bir gebelik döneminin 9-12 ay olduğuna inanılıyor. Yeni doğan bir yavru yaklaşık 75 cm ve 1 kilo civarında dünyaya gelmektedir. Dişileri yaklaşık 1.7 metreye erkekler ise 2 metreye ulaştığında cinsel olgunluğa ulaşmaktadırlar.
Beslenme Alışkanlıkları
Nehir tabalrında otların arasında yaşayan küçük balıkları ve kabuklu canlılar ile beslenirler bazen küçük kaplumbağalarda öğünlerine girmektedir.
Mitolojileri ve Rivayetleri
İnsanlarla karşılaşmalarında normal şartlarda dostane ve sakin bir tavır sergilemektedirler ancak genel görüşün aksine tüm yunuslar gibi agresif olabilmektedirler.Alabora olan kanolardan düşen insanları kıyıya sürükleyerek götürdüklerinin raporları da mevcuttur.Burada ” Kıyıya Götürmek” iyimser bir betimleme olmuştur zira insanların hayatını kurtarmak için değil kendi bölgelerinden uzaklaştırmaktır amaçları ve bu amaçlarını yerine getirirken pek de kibar oldukları söylenemez.
Geleneksel Amazon Nehri mitolojisinde yunus geceleri yakışıklı bir erkeğe dönüşür, kızları baştan çıkararak hamile bırakır ve sabah tekrar nehre dönerek yunusa dönüşür. Bu yunus adamlara Brezilya’da encantado denir. Mitin ortaya çıkışına neden olarak yunus cinsel organlarının kısmen insan cinsel organlarına benzemesi öne sürülmüştür.

ŞAHMARAN

                           



Şahmaran,başı insan,gövdesi yılan olan bir efsane yaratığıdır.Eskiden birçok evin duvarlarını Şahmaran resimleri süslerdi.Resimlerde,uzun siyah saçları,kapkara gözleriyle Şahmaran'ın yüzü daha çok kadını andırır.

ŞAHMARAN'IN KISACA HİKAYESİ

Binlerce yıl önce yedi katlı yeraltında Tarsus'ta yaşayan yılanlar vardı. Meran adı verilen bu yılanlar, gerçekten akıllı ve şefkatli idi. Onlar barış içinde yaşarlardı. Meranların kraliçesine Şahmeran denirdi. O genç ve güzel bir kadındı. Efsaneye göre, Sahmeranı gören ilk insan Cemşab oldu. O, geçimi için odun satan fakir bir ailenin oğluydu. Bir gün Cemşab ve arkadaşları bal dolu bir mağara keşfederler. Balı çıkarmak için Cemşab'ı aşağıya indiren arkadaşları, paylarına daha çok bal düşmesi için onu orada bırakıp kaçarlar. Cemşab mağarada bir delik görür ve buradan ışık sızdığını farkeder. Cebindeki bıçak ile deliği büyütünce, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girer. Bu bahçede eşi benzeri olmayan çiçekler ve bir havuz ile pek çok yılan görür. Havuzun başındaki tahtta süt beyaz vücutlu bir yılan oturmaktadır. Şahmeran'ın güvenini kazanan Cemşab uzun yıllar bu bahçede yaşar. Yıllar sonra, ailesini çok özlediğini söyleyip gitmek için yalvarır. Bunun üzerine Şahmeran da kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine dair söz vermesini ister. Şahmeran'a söz verip ailesine kavuşan Cemşab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmeran'ın yerini kimseye söylememiş. Bir gün ülkenin padişahı hastalanmış. Vezir, hastalığın çaresinin Şahmeran'ın etini yemek olduğunu söylemiş ve her yere haber salınmış. Cemşab kuyunun yerini gösterince Şahmeran bulunup dışarı çıkarılmış. Şahmeran Cemşab'a; “Beni toprak çanakta kaynatıp suyumu Vezire içir, etimi de Padişaha yedir” demiş Böylece Vezir ölmüş Padişah da iyileşip Cemşab'ı veziri yapmış. Efsaneye göre Şahmeran'ın öldürüldüğünü yılanlar o günden beri bilmemektedirler. Tarsus'un, Şahmeran'ın öldürüldüğünü öğrenen yılanlar tarafından bir gün istila edileceği rivayet edilir.